Kağıt Yoksa Çarşafa Yazsınlar/Tüy Kalemler

Pişmanlık alışkanlığın öldürdüğü geçici bir duygudur. İşlenilen tek bir cinayet vicdanımızı sızlatabilir. Ama cinayet çoğalınca, onlarca yüzlerce kez tekrarlanınca vicdan susar.

Nefes almak için ne yaparsınız???

Hayır hayır onu sormuyorum, insan olarak bir birey olarak nefes almak için neler yaparsınız?

Siz düşünün bu soruyu biraz.

Ben tiyotraya giderim ve iliklerime kadar nefes aldığımı, oksijenle dolduğumu, yenilendiğimi, kendime geldiğimi daha çok kendim olduğumu ancak o zaman anlarım.Günümüzün en az 8-10 saati işte, trafikte geçiyor. Koşuşturmacalar, hazırlanmalar hep var.Stres desen artık olmazsa olmazımız, yani bir durup dinlenmek lazım ki direnebilelim, daha da ilerleyebilelim, dayanabilelim.

Bunları şunun için yazıyorum, tiyatroya gidin, kendinizi, eşinizi, arkadaşlarınızı bir de başkalarının gözünden sahnede izleyin. Seneler hatta çağlar öncesindekilerin dertlerini, savaşlarını, mutluluklarını görün.

Bu dünyada babana bile güvenmeyeceksin. Sizin tanrınız oğlunu çarmıha gerdiyse; kim bilir bana ne yapar?

Bu girişten sonra geçenlerde izlediğim ve bana tiyatro budur, böyle oynanır, bir kitap ancak okuyormuşcasına böyle sahnelenir dediğim TÜY KALEMLER‘den biraz bahsetmek istiyorum.

quills-slider

Ne iş yapıyorsa yapsın en iyisini yapan insanlara her zaman saygı duymuşumdur. Çöpcülük de yapsan, şirket de yönetsen en iyisini yapanlardan olmak gerek. Erdal Beşikçioğlu‘da oyunculukda özellikle tiyatroda en iyilerden bana göre.

“Bir sona geldiğin için ağlama, onu yaşadığın için gülümse.”

Oyunun konusuna gelecek olursam; Marquis de Sade, sadizm kelimesinin isim babası olan, fransız edebiyatçının hayatının bir bölümünün anlatıldığı sarsıcı bir hikaye.

jean-baptiste_francois_joseph_de_sade

Hayatının 29 yılını hapishane, 13 yılını ise akıl hastanesinde geçiren, aykırı görüşleri, rahatsız edici fikirleri olan bir adam. Haliyle her dönem yazdıklarından sorumlu tutulmuş ve cezalandırılmak istenmiş hep.

Özellikle ahlak kurallarına kafa tutuşu, neyin kime göre doğru olduğunu olması gerektiğini kim nasıl belirleyebilir diyen birisi, hikayeleri derinden sarsıcı ve keskin.

Marquis de Sade’nin hayata bakışı, hikayelerinden ziyade yazdıklarının engellenmek istenmesi, insanların farklılıklarının bastırılmak istenmesi, resmen yazamaması için insanlık dışı engellemelere maruz bırakılmasının anlatıldığı bu oyun beni çok etkiledi.

c3rgje1waaaog72

Bir kitap okuyormuş gibi tüm detayların düşünüldüğü, kostümlerin, müziğin, eşyaların üzerinde de büyük emek verildiği, çok önemsenmeyen bu tür detayların izleyiciyi oyunun içine almak için nasıl da önemli olduğunu bir kere daha gözler önüne seriyor bu oyun.

Kendinizi düşünün yapmaktan çok zevk aldığınız, tutkunu olduğunuz bir özeliğiniz??Çoğumuz böyle bir özelliği olup olmadığını bile bilmez. Ya bu özelliğinizi bulmuşsanız, ve bu tutkunuz aslında öyle çok da normal kabul edilmeyen hatta sakıncalı birşeyse!!! Ne yaparsınız vazmıgeçersiniz? Yoksa tüm yasaklanmalara rağmen ısrarla devam mı edersiniz?

maxresdefault

Bu oyunda kendisinin yazma yeteneğini keşfetmiş, bu tutkusunu durduramayan, ne olursa olsun tekrarlamak isteyen fakat bu tutkusu sapkınlık olarak kabul edilen bir adamın akıl hastanesinde geçen hikayesine şahit olacaksınız, o kadar ki yazamasın diye tüy kalemlerine, kağıtlarına el konulunca hikayelerini kanıyla çarşaflara yazacak kadar tutkulu bir edebiyatçının sarsıcı hayatına bakacaksınız.

Kafamda Bir Tuhaflık

Yazarı: Orhan PAMUK

Başrol Karakteri: Bozacı Mevlüt Karataş ve 1969-2012 yılları arasında İstanbul hayatının pek çok kişinin gözünden anlatılmış bir resmi

Tarihten Bir Alıntı: “Kafamda bir tuhaflık vardı, içimde de ne o zamana ne de o mekana aitmişim duygusu” (William Wordsworth)

Okurken Size Eşlik Etmesi Gereken Müzik:  Sona Jabarteh- Mamamuso, Le Trio Joubran-Masar

Mevlüt hayatta ilk defa denizi orada, akşam karanlığında gördü. Deniz rüyalar gibi karanlık ve uyku gibi derindi. Tatlı bir yosun kokusu vardı serin rüzgarda. Avrupa tarafı ışıl ışıldı.Mevlüt denizi değil, bu ışıkları ilk görüşünü hayatı boyunca hiç unutmadı.

Bu benim ilk Orhan Pamuk kitabım. Okurken hep bu tür bir roman okumayı ne kadar özlediğimi hissettirdi bana. Orta ve lise yıllarımda İstanbul’u ve farklı insanların hayatlarını bu kadar güzel, oradaymışsın gibi anlatan kitapları okurken tarifsiz bir heyecan ve mutluluk duyardım, Orhan Pamuk’un bu eserini okurken de aynı böyle hissettim, yıllar sonra.

Çevirdiğim kitabın sayfaları değil de tarihin arşivlenmiş olaylarıydı sanki. Şimdi sokaklarını karış karış gezdiğimiz Beyoğlu, Taksim, Haliç Bozacı Mevlüt’ün attığı her bir adımda nasıl da onun hayallerine götürmüş, nasıl o zamanlara tanık etmiş bizleri.

Boza satmak için evlerine misafir olduğu eski İstanbul’lu aileler, onların kimi zaman şüpheli, kimi zaman dostane sohbetleri,eski Feriköy, Haliç, Dolapdere sokaklarına yapılan ziyaretler…

Sokaklardaki dünya okuldakinden çok daha büyük ve hakikiydi.

Kafamda Bir Tuhaflık 1960’lı yıllardan 2012’li yıllara kadar uzanan Anadolu’nun bir köyünde başlayıp, İstanbul’da devam eden, hem bir aşk hem de bir yakın tarih romanı. Kuzeninin düğününde sadece göz göze geldiği, adını bile bilmediği bir kıza aşık olup, ona 3 yıl boyunca mektuplar yazan, babasıyla birlikte tek odalı bir evde hayata tutunmaya çalışan, İstanbul’da bozacılığın yanında yoğurtçuluk, pilavcılık, otopark bekçiliği gibi ailesini geçindirmek için pek çok iş yapan, kalbi temiz, iyi niyetli, duygusal Mevlüt’ün hikayesi.

Bunun yanında sokaklarda karşılaştığı olaylar, yıllar geçtikçe şehrin yaşadığı dönüşüm, fakir zengin ayrımının okuldan, iş hayatına kadar kişinin kaderini nasıl belirlediği, gecekondulardan plazalara nasıl geçildiği gibi konulara Mevlüt’ün gözünden şahitlik ediyorsunuz.

Aralarında ne kadar sorun yaşamış olsalar da, birbirlerini çok sevmeseler de birbirlerinden bir türlü kopmayan ailelerin hikayeleri, Anadolu’dan gelip zengin olanlar, başaramayıp memleketine dönenler, diğer yandan ülkenin içinden geçtiği dönüşümlere, siyasi çatışmalara, darbelere tanık olur.

Ama Mevlüt bu modern destandaki tüm karakterlerden farklıdır, onun kafasında bir tuhaflık vardır. Hikaye boyunca bunun sebebini sorar, nedenini arar hep Mevlüt. Babasından kalan İstanbul Duttepedeki tek odalı gecekondusuna apartman dikileceğinde, köydeki ablalarına da birer daire düşsün diye pazarlık planları yaparken, amcasının aklına girip, “Salak olma Mevlüt, hep sen çalıştın, onların hiç bir hakkı yok, tüm daireleri kendin al, birisinde oturur diğerlerinin kiralarıyla da geçinirsin hem artık sokaklarda boza satmana da gerek olmaz” demesine kızar, amcaların nasıl böyle düşünebildiğini anlamaz, anlayamaz.

Aradan geçen yıllarda herkes, herşey değişir, koca İstanbul bile 3 milyon’dan 13 milyon nüfusa doğru koşar ama değişmeyen tek şey Mevlüt’ün iyi niyeti, temiz kalbi ve sokaklarda boza satmaktan aldığı hazdır. Kafası bir şeye mi kızdı, yüklenir bozalarını karanlık İstanbul sokaklarında hayatı sorgular, hayallere dalar, kendini anlamaya çalışır, kafasındaki tuhaflıklara yolculuklar yapar.

3 kardeşin en güzeli ve en küçüğüne vurulur ama onun iyi niyeti, amcaoğlunun kötü kalbi Mevlüt’e gönül işinde de kazık atar.Uğruna 3 yıl mektup yazdığı, bakışlarına vurulduğu, adını bile bilmediği kız yerine kuzeni Süleyman’ın oyununa gelerek, sevdiği kızın ablası Rayiha’yı kaçırır.

Belki de yalnızca bir rastlantının sizde uyandırdığı o anlamsız duygu belirliyor hayatı. Güneşin pırıl pırıl parladığı ve bahar esintisinin tülleri uçuşturduğu kısacık bir an…Belki de çok daha önemli, çok daha etkili sayısız şey silinip gidiyor da o kısacık an kalıyor. Anlayamadığımız, nedenini bulamadığımız, kaynağını bilmediğimiz ve başa çıkamadığımız o güçlü duygu.

Tüm bu aksiliklere rağmen Mevlüt ve Rayiha çok mutlu olur, etraflarındakilerin çevirdiği tüm oyunlara rağmen, beş parasız da olsa onların mutluluğunu herkes kıskanır. Kafasındaki bu tuhaflıklarla sokaklarda boza satarken Mevlüt yine düşünür;

Kalbinde kim vardır, mektupları yazdığı Samiha’mı, 2 çocuğunun annesi Rayiha’mıdır?Aşkta insanın niyeti mi daha önemlidir, kısmeti mi? Mutluluk veya mutsuzluğumuz bizim seçimlerimize mi bağlıdır, yoksa bizim dışımızda mı gelişip başımıza gelirler?

kafamda-bir-tuhaflik2

Eleştiri:Kitapla ilgili benim tek eleştirim, Mevlüt’ün köyde yaşayan anne ve ablalarından yazarın çok az bahsetmiş olması. Aslında tüm hikaye göz önüne alındığında Annesi, ablaları onların evliliği konularında da bir şeyler söylenmeliydi diye düşünüyorum.

Yazar Hakkında: Orhan Pamuk ülkemizde sevildiği kadar eleştirilen de bir yazar. Benim bu yazarın kitaplarıyla buluşmam da biraz bu sebeple geç oldu diyebilirim. Almak istediğim kitapları genelde araştırır, çevremden tavsiyeler alır, çeşitli sitelerde yorumlara bakarak seçerim. Online kitap alışverişi yaptığınız sitelerde Orhan Pamuk kitaplarının altına bakarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Fakat bu tür konularda körü körüne inanmak ya da tepki koymak yerine önce tanımak gerektiğine inananlardanım. Bu tercihlerim nedeniyle ailem dahil çok kişiden tepki almışlığım da vardır ancak bu konuda biraz farklı düşünüyorum diyelim. Mesela bu benim ilk Orhan Pamuk kitabım, cumartesi günü kitabı bitirdim, pazar günü başka bir Orhan Pamuk kitabı aldım, çünkü dilini, olayları hikayeleştirme şeklini, karakterleri betimlemesini çok beğendim.Evet görüşlerini onaylamıyor ve katılmıyorum ancak bu benim Orhan Pamuk okumama engel değil diye düşünüyorum.

Hiç vazgeçme bozacı. Bu kuleler, betonlar arasında kim alır deme. Sen hep geç sokaklardan

Son olarak, bu kitaptan bana kalanlar nedir diye düşünüyorum da,

Mevlüt’ün omuzlarında boza güğümleriyle, yürüdüğü sokaklar sonsuzluğa uzanırken, başını kaldırıp gökyüzüne doğru gücü yettiğince şöyle bağırır:

“Ben bu alemde en çok Rayiha’yı sevdim”

Ülkece Ruh Halimiz

 

 

 

Öyle bir ağlasam,
Öyle bir ağlasam ki çocuklar
Size hiç gözyaşı kalmasa…

Öyle bir aç kalsam,
Öyle bir aç kalsam ki çocuklar
Size hiç açlık kalmasa..!

Öyle bir ölsem,
Öyle bir ölsem ki çocuklar
Size hiç ÖLÜM kalmasa…!

(Aziz Nesin)

 

Aslında söylemek istediğim çok şey var ama içimden yazmak da gelmiyor bu sıralar.

Sanırım ülkenin içinde bulunduğu durum, üst üste yaşanan büyük acılar hepimiz üzerinde bir yılgınlık yarattı. Herkesin kafasında sorular, neler oluyor, nereye doğru gidiyoruzlar…

Etrafta o kadar çok acı var ki, artık duyarsızlaşıyoruz, ne yana baksak ölüm, endişe ve korku hakim.

Devam etmek, gülümsemek, umut etmek istiyoruz ama her yeni gün bir öncekinden daha kara geliyor. Olağanüstü değil, sadece sıradan ve normal günlere ihtiyacımız var.

Sanırım şu sözler herşeyi çok güzel özetliyor.

İnsan hayatının hiçe sayıldığı, kendinden olmayanın değersiz görüldüğü, barışın ve kardeşliğin önemsiz sözcükler, insanın en değersiz şey olduğu ülkede yok olan sen, yok olan ben, yok olan sevgi, yok olan zaman, yok olan insan, yok olan… Yaşam!

                                                                                                    (Kazım Koyuncu)

İnsanları gözlemlemeyi severim, kendimce çıkarımlar yapmayı, alakasız bir konu hakkında konuşurken onlar hakkında ipucu toplamayı ve puzzle parçaları gibi gözlemlerimi bir araya getirmeyi. Üniversite yıllarımda kaldığım devlet yurdunda vaktimin çoğu kantinde ya da yemekhanede sıra beklemekle geçtiğinden sessizce etrafımdaki insanları dinler, onların karakterlerini analiz etmeye çalışırdım.

Şimdi size bunu neden anlattım??

Son  zamanlarda çevremdekileri dinlediğimde elimde sadece bağıra bağıra susan insanlar kalıyor. Düzeltmek keşke bir yazılımdaki hatayı fix etmek kadar kolay olsaydı. Ancak o kadar kolay değil, ne kadar analiz edersem edeyim, risk çok fazla ve ben çözüm yolunu bulmakta zorlanıyorum.

Sonunda hep aynı yola odaklanıyorum, SEVGİYE.

Kalben’in de dediği gibi;

 Aslında hikayemizde tek eksiğimiz sevgi ve hayatta herşey sevgiyle ilgili ve biz sevgisiz, taraf olmuş bir toplumuz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İşyerini Çalışanlar Oluşturur

2002 yılında Google’ın CEO’su Larry Page aklına gelen kelimeleri arama motoruna yazıp ne tür sonuçlar getirdiğini test etmek ister ve gördüğü sonuçlar onu büyük bir hayal kırıklığına uğratır. Arama sonucu çıkan reklamların da aynı şekilde çoğunun alakasız olduğunu gören Larry, mesela “Fransız Mağara Resimleri” olarak arama yaptığında mağara resmi sattığını iddia eden ancak hiç ilgili olmayan e-ticaret sitesi reklamlarıyla karşılaşır.

Peki kendimizi Larry Page‘in yerine koyarsak ilk ne yapardık? Bir an için düşünün!

Bu ürünün esas sorumlusunu/sahibini bulur, buluşturur, hatta sitemkar bir de mail hazırlar belki biraz daha ileri giderek sonuçların en ilgisizini seçip maile ek yapar derhal bir toplantı planlarız.

Sonrasında gergin anlar, agresif mailleşmeler, toplantılar, gerekçeler, öneriler, planlar ve çözüm ya da çözümcükler.

Google’da neler olmuş dersiniz?

Larry Page beklenilenin aksine ilgisiz sonuçların bir kaçının çıktısını alıp, çalışanların sık kullandığı bilardo masasının yanında bulunan panoya asıp, ardından ne bir sorumlu arama, ne bir sitemkar mail bunların hiç birine girmeyip, sorundan da hiç kimseye bahsetmeden ofisten ayrılmış.

Yaklaşık 72 saat sonra pazartesi günü sabah 05:05 civarında bu ürünle direkt olarak ilgili olmayan, şirket mühendislerinden yaklaşık 5 kişinin de bulunduğu bir ekipten Larry’e bir e-posta gelmiş.

Mailde gerçekten arama sonuçlarının ne kadar rezil olduğu fikrine katıldıklarını, bilardo oynarken panoyu fark ettiklerini ve sorunun sebebinin ne olduğunu, çözüm önerisi ile birlikte bu 5 kişilik ekibin hafta sonu oturup kodlama yapacağı, hatta çözüme yönelik bir prototipi ve örnek sonuçlarla birlikte bu çözümün mevcut sisteme nasıl entegre edileceği açıklayan link de mailde gönderilmiş.

Ne düşünüyorsunuz?

CEO’nun gözüne girmeye çalışan bir grup genç mi?

Açıkcası CEO düzeyinde gelen böyle bir eleştiriye bu üründen sorumlu olmayan mühendislerin,kendiliğinden ellerini taşın altına koyması bununla yetinmeyip, analizini yapıp, detaylı bir çözümle tarih dahi vererek, hafta sonlarından feragat etmesi gerçekten inanılmaz daha doğrusu ilham verici.

(Merak edenler için çözüm mantığında baz alınan şey; reklam sonuçları ile arama teriminin uygunluğunun ölçülmesi ve bir reklam alaka puanı sisteminin devreye sokulması imiş. Sonrasında o puana göre yayımlanıp, yayımlanmayacağının karar verilmesi, yayımlanacaksa sayfanın neresinde görüntüleneceğinin belirlenmesiymiş.)

Peki daha güzeli ne biliyor musunuz?

Bu çalışmanın Google ‘ın AdWords motorunun temelini oluşturması. Bu işten şirketin ne kadar (multi-milyar dolar …) para kazandığı konusuna girmek dahi istemiyorum.

Bu bilgiyi şu an okumakta olduğum Eric Schmidt ve Jonathan Rosenberg‘in yazmış oldukları Google Nasıl Yönetiliyor kitabından okudum ve okur okumaz paylaşmak istedim çünkü bu olay beni adeta büyüledi.

Düşünebiliyor musunuz, bir sorun var ve siz üzerime vazife değil demeden sadece soruna ve çözüme odaklanarak, belki şirketinizin itibarını da düşünerek bir çözümle gidiyorsunuz. Bu öneri başarısızlıkla da sonuçlanabilirdi, itibar görmeyebilirdi ama o kadar eminler demek ki başarısız olmaları durumunda kimsenin onlara kızmayacağına “tek parametreleri” var soruna kalıcı ve kapsamlı bir çözüm üretmek.

Bizlerde ise soruna ve çözüme gelinceye kadar sorguladığımız o kadar çok soru işareti var ki, enerjimizin çoğu bu yolda tükenmekte ve çözüme odaklanmak için elimizde ne zaman ne heves ne de cesaret kalmakta.

Burada kişisel çıkarlar kadar şirketin itibarını düşünme daha düzgün ifade etmek gerekirse şirket kültürü ile kişisel kültürünüzü özdeşleştirme ikisini bir tutma çok önemli ama malesef biz bu çizgiden çooook uzağız. Bunun için her iki tarafında adım atması gerekmekte sanırım.

Yazımı burada sonlandırıken bu alıntının benim gibi sizleri de heyecanlandırdığını, Google gibi bir firma ve orada çalışan mühendisler olmanın ne demek olduğu konusunda ufak da olsa bir fikir verdiğini düşünerek İşyerini çalışanlar oluşturur diyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HARİTA METOD DEFTERİ

Yazarı: Murathan MUNGAN

Başrol Karakteri: Murathan Mungan , ailesi ve büyüdüğü şehir Mardin 

Tarihten Alıntı: “Hepimizin trajedisi bir zamanlar çocuk olmamızda yatar” (Nietzsche)

Bize Hatırlattıkları:  Çocukluğumuz, mektup arkadaşlıkları, kışları evlerimizi ısıtan sobalar, yatılı gidilen aile ziyaretleri, okul önlüğümüzün göğüs cebine mutlaka ütüleyip koyduğumuz temiz mendiller …

Okurken Size Eşlik Etmesi Gereken Müzik: Yeni Türküden Telli Turna ( Aslında yunan ezgisi olup, türkçe sözlerini Murathan Mungan yazmıştır.)

Her anı kitabı yedeğinde “Hayat nedir?” sorusunu taşır. Ne de olsa çocukluk karar verir içimizdeki pek çok şeye, hayatsa bu “pek çok şeyi” bizim için her seferinde yeniden tartışmaya açar. Bu nedenle anılarını yazmaya kalkışmak, ne olursa olsun sonuçta geçmişi yorumlamaktır; yazıya dökerek çocukluk travmasını dünyaya paylaşma arzusudur. Yukarıda sözünü ettiğim gibi, pek çok kişinin “hayati önemde” örselenmeden büyümesinin mümkün olmadığı bir aile ve toplum yapısında ömrümüzün önemli bir bölümü aldığımız yaraları sağaltmakla, gördüğümüz hasarın kişiliğimizde bıraktığı izlerle mücadele etmekle geçer. Günü geldiğinde “yazı” dan medet ummamızda bunun da payı vardır. Öte yandan, ne kadar yazıya dökmeye uğraşsanız da, bilirsiniz çocukluğun ağlarını iyieştiremez yazdıklarınız; geçmişte kapalı kaldıkları yerde zaman zaman sızlar durular. Ama yazının şifasında gene de iyi gelen bir şey vardır; ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz, ama iyi gelen bir şey.

Bu benim ilk Murathan Mungan kitabım. Sosyal medyadan ve daha çok şiirleriyle tanıdığım yazarın kitapları öncesinde hiç ilgi odağım olmamıştı. Bu kitabı nereden buldun derseniz, bir kaç ay önce Soner Yalçın‘ın bir köşe yazısında geçtiği için biraz araştırınca konusu ilgimi çekmiş ve okunacaklar listeme eklemiştim.

İtiraf edeyim 414 sayfa ve okuması zor bir kitap ama okurken hem sıkıldığım hem sevdiğim bir deneyim oldu benim için.

Ben de ilerde bir zaman kendi çocukluğumu hep yazmak istemişimdir, bunu adımı duyurmak ya da para kazanmak için değil, yazmam gerektiği, benden geriye benden olanlara bir hatıra bırakmak, mümkünse unutulmamak, anılmak için yapmak istiyorum. Bu kitabıyla Murathan Mungan bana umut oldu diyebilirim. Elbette benim onun kadar yoğun, hareketli ve zor bir çocukluğum olmadı ancak, geçmişe dair benimde anlatmak istediklerim var diyebilirim.

Kitabın konusuna gelecek olursak;  Mardin’in yerlilerinden olan arap soyundan gelen, ünlü bir avukat olan baba İsmail ve İstanbul’da yaşayan Muazzezin oğlu olarak 1955’de anne ve babasının boşandıktan sonra dayanamayıp ikinci kez yeniden evlenmesinden sonra doğuyor, sonrasında annesinin yaşadığı psikolojik rahatsızlıklar nedeniyle 17 yaşına kadar öz annesini bilmeden babasının ikinci karısı Habibe’yi annesi bilerek büyüyor. Sonrasında cinsel tercihlerinden dolayı ailesiyle özellikle babasıyla yaşadığı sorunlar ve babasının kendisi gibi avukat olmasını istemesine rağmen Murathan’ın kendi hayallerinin peşinden gidişinden daha pek çok anıdan bahsediliyor.

17 yaşına kadar çocukluğunu geçirdiği Mardin’i o kadar güzel anlatıyor ki, yazarın betimleme yeteneğine hayran kalıyorsunuz, bahsettiği yemek tarifleri ise bana aşçılık konusunda da yazarın yeteneği olduğunu düşündürdü açıkcası. (Özellikle Mardin dolması bölümü- sayfa 171)

Kitabına neden bu adı verdiğini ise şöyle anlatıyor;

Çok yıl önce verilmiş bir kararla, bu kitabın adını büyüme yıllarımın anısına, “Harita Metod Defteri” koymuş, bu tasarımdan sanırım ilk kez 1988 yılında bir dergide söz etmiştim. Çocukluk yıllarımda “metod” diye yazılırdı; ben de öyle bıraktım.

Ömrümün yıllarla ölçülen süresi “kaç ortalı” olursa olsun, yaşamı boyunca kendine çizdiği yol haritasını izleyerek bıkmadan usanmadan ders çalışan, elinden kolundan, kucağından defter, kitap, kalem eksik olmayan “bir çocuğun” anılarını yazdığı kitaba Harita Metod Defteri adının yakışacağını düşündüm. Umarım okunması, yaşanmasından daha güzel bir hayatın kitabı olmuştur. (2013-2015)

Kitabı okurken hep şunu düşündüm, yazar böylesine duygusal olduğu için mi bu anılar böyle gözlemlenmiş yoksa anılar bu kadar acıklı ve zor olduğu için mi yazarımız bugünkü Murathan Mungan olmuş diye, kitap bittiğindeyse bunun bir paradoks gibi birbirini besleyen birbiri olan şeyler olduğuna karar verdim. Eğer okumak isterseniz kitabın sizde hangi tadı bırakacağını merak ediyorum doğrusu.

Kitapta geçmişe ait aile fotoğraflarına da yer vermiş yazar.Bu sayede sanki sizde o anlara gidiyor, hikayenin bir parçası oluveriyorsunuz.(Soldan sağa, babası İsmail, üvey annesi habibe(Haboş),Murathan Mungan)

mungan41

Önce İsmail öldü, sonra Muazzez, sonra Habibe… Anneniz babanız hayattayken yaşınız kaç olursa olsun, birinin çocuğusunuzdur hep. Ancak onlar öldüğünde, varoluşunuzun köklerinin dünya toprağından söküldüğünü hissedersiniz. Ancak o zaman artık çocuk değilsinizdir. Artık çocuk olmadığınızı bir de böyle bir kitabı bitirdiğinizde anlarsınız. Otuzlu yaşlarda başladığım bu kitabı ancak şimdi bitirirken, Sait Faik’in bir öyküsündeki şu cümleyi anıyorum. “Küçük şeyleri unutamayanlar, en geri hatıraları da unutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutmadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir.”

Su Çatlağını Bulur

Bu aralar cümleler biriktiriyorum…

Yazmak yerine gözlemliyor, izliyor dinliyorum. Hikayelere, anılara tanıklık ediyorum.

Bu sebeple sizlere gönlünüze dokunacak, sevgiye barışa gönül vermiş insanların var olduğunu anlayacağınız yüreğinizi ısıtacak , Ahhh diyeceğiniz paylaşımlarda bulunmak istiyorum.

 

Küçük Şirket Mi, Büyük Şirket Mi?

İş hayatında, kariyer planımızı yaparken bu soruyu sık sık kendimize soruyoruz.

Acaba marka olmuş, herkes tarafından bilinen bir firmada çalışmak mı bana daha çok avantaj sağlar yoksa, küçük bir patron şirketi mi?

Bana sorarsanız bu sorunun cevabı, sizin kariyer beklentinizin ne olduğuyla ilgili. Büyük, kurumsal ve marka olmuş bir firmada çalışmadım ancak, küçük bir patron şirketi ile orta ölçekli yarı kurumsal sayılacak bir firmada çalışmış/çalışan birisi olarak kendimce edindiğim bazı izlenimleri paylaşmak isterim:

Küçük Şirket Dezavantajları:

  • Yeni mezunsanız, genelde ilk iş yerleriniz daha çok patron şirketleri olduğu için iş dünyasına ilk olarak bu pencereden bakmaya başlarsınız.
  • Okulda iş hayatıyla ilgili kurduğunuz hayallerin pek de gerçekçi olmadığını anlarsınız.
  • İş tanımları net değildir, işe gittiğiniz her gün bambaşka bir işlerle meşgul olursunuz, yerine göre bu patronunuzun uçak biletini almaya kadar gider.
  • Mesai saatleriyle ilgili netlik yoktur. İş olsun olmasın, size ilk gün belirtilen saatlerde toparlanmaya başladığınız da üzerinize şimşekleri çekmeniz an meselesidir.
  • Kimse doğru düzgün iş yapmasa bile belirtilen saatin üzerinden yaklaşık 1-2 saat geçmesi için kendine farklı uğraşlar edinir.
  • İşe gidiş gelişleriniz için servis hizmeti yoktur ve toplu taşımalar kabusunuz olur.
  • İş görüşmeleri, işe alım süreci, oryantasyon aşamaları net olmayıp, ilk günlerde laptop/pc verilmediği için tüm gün boş gözlerle etrafı seyredebilirsiniz.
  • Patronunuz sizi bir kere sevmemişse, bunu kırmanız, kendinizi sevdirmeniz çok zordur. Muhtemelen o şirketle ilgili fazla bir beklenti içerisine giremezsiniz.

 

Küçük Şirketin Avantajları:

  • Çalışma ortamı kurumsal firmalara nazaran daha sıcaktır.
  • Patronunuzun isteklerini yetiştirebilmek için gerekirse sabahlara kadar ofiste çalışır, ama bir o kadar da eğlenirsiniz. Pizza partileri gece mesailerinin vazgeçilmezidir.
  • Gece ofisten son çıkan olduğunuz da şirketin açık ışıklarını kapatıp, alarmlarını kurmak da size düşer.
  • Cebinizde şirketin anahtarıyla eve gittiğiniz de çok olacaktır.
  • Eğer birazcık şanslıysanız, bu küçük şirketlerde kendinizi çok iyi yetiştirebilir, farklı konularda tecrube sahibi olabilir, kendinize olan güveninizi arttırabilirsiniz.
  • Patronunuzun güvenini kazanırsanız, artık aileye girmişsiniz demektir ve ömür boyu sürecek bir dostluğunuz olacaktır.
  • Çok iyi bir ekibe sahipseniz, karşılıklı özveriyle çok başarılı işler çıkarabilirsiniz.
  • Farklı, yeni teknolojileri işinizde kullanmanız, bu tür teknik konularda kararlar almak çok daha kolay ve hızlıdır.

Büyük Şirketin Dezavantajları:

  • ODTÜ, Boğaziçi vb. prestijli üniversitelerden mezun değilseniz, yeni mezun biri olarak bu tür firmalara doğrudan girebilmeniz çok zordur.
  • Kalabalık bir ekiple çalışıyor olmanızdan dolayı iletişim zordur.
  • Şirket sahibini genelde hiç tanımazsınız.
  • Sizinle CEO ‘nuz arasında birden fazla yönetici vardır.
  • İşler hiyerarşik ilerlediği için kararlar uzun süreçler, toplantılar sonrasında alınır.
  • Farklı konularda/ tekniklerde iş tecrubesi sahibi olmanız için uzun yıllara ihtiyacınız vardır.
  • Çoğu konuda tek başınıza karar vermezsiniz/veremezsiniz.
  • Çok sayıda elemanın çalıştığı bu şirketlerde o kadar çok kişi arasında fark edilmek, yükselmek ve hedeflediği gibi bir kariyer yapmak hiç de kolay değildir.
  • Üst yönetim için birer istatistikten ibaretsinizdir.
  • İzin almak zordur, işe geç kalmak, mola saatlerine uymamak ciddi anlamda sıkıntı yaratabilecek konulardır.
  • Resmi kıyafet giymek çoğunlukla zorunludur.

 

Büyük Şirketin Avantajları:

  • Kariyeriniz için size büyük bir referans oluşturur.
  • Sonraki iş görüşmelerinizde, sizden bahsedilirken, adnızdan önce bu firmada çalışmış diyeceklerinden emin olabilirsiniz.
  • Çalışan olarak, yan haklarınız fazladır; özel sağlık sigortası, servis hizmeti, primler, ikramiyeler vb.
  • Çalışanların eğitim planlarından sorumlu birimler var olup, sizin uygun eğitimi almanız için planlar yaparlar.
  • Çevrenize çalıştığınız firmadan dolayı hava atabilirsiniz.
  • Maaşlar düzenli olarak belirtilen tarih aralıklarında yatar.
  • İşten çıkarılma riskiniz daha azdır.
  • Çalıştığınız firmanın kapısına kilit vurma riski daha azdır.
  • İş tanımları çok nettir, her işin bir sahibi vardır ve sizden sadece kendi işinizi yapmanız beklenir. Örneğin; yazılımcı iseniz, sizden analiz yapmanız beklenmez.
  • Başınızda sürekli olarak, o iş ne oldu, ne zaman biter diyen bir patron yoktur.

 

Bu listeler daha da uzayabilir.Burada büyük ve küçük firmaların konseptlerinden çok sizin ne istediğiniz, hangisini kendiniz için doğru seçenek olarak gördüğünüz önemli hale geliyor.

Seçim sizin…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GÖLGEDE KALMIŞ İNSANLIK

Şükürlerimin olduğu günler yaşadım buralarda yokken. Hayatın anlamını sorguladığım,omuzlarımın yüklerle ağırlaştığını hissettiğim dönemlerden geçip geldim.

Hepimizin hayatında böyle dönemler var, olacak ve var oldu. Kimimizde sürekli, kimimizde bazen bazılarındaysa geçmişin bir yerlerinde.

Anne babaların çocukları için kol kanat gererken, o çocuklar gitgide büyürken, anne babaların bir o kadar hızla yaşlandığı, çocuklaştığı dönemlerden geçip geldim.

Hiç oldu mu sizin de, böyle tüm hayatınızın gözünüzün önünden geçtiği, böyle bir derin iç çektiğiniz ve büyüdüğünüzü buzlu bir suyun yüzünüze çarpılması gibi hissettiğiniz.Kendi kendinize cesaret verdiğiniz, “Kızım sakin ol, ne var bunda büyüdün artık” dediğin.

Dünyaca bambaşka bir yere gidiyoruz. Hem de freni boşalmış bir araba gibi.Dijitalleştik insanlık olarak peki daha mı mutluyuz ? Hayır aksine hiç kimse yaz tatillerinde geç saatlere kadar sokakta oynayıp, zorla eve geldikten sonra ağzını çeşmeye dayayarak kana kana su içtiği günlerdeki mutluluğa sahip değil.

Üzgünüm bu mutsuz bir yazı oldu ama hayatın bir de bu tarafı var. Tabi güzel şeyler de var.

Herşeye rağmen geriye dönüp baktığınızda iyiki hayatımda var dediğiniz insanların, eşlerin, sevgililerin olması gibi. Zaten olur da insanlık olarak daha iyi günlere ulaşabileceksek bunun ancak bir gün SEVGİ ile olabileceğine inanıyorum. Karşımızdakine karşı o kadar öfkeliyiz ki, empati yapmaktan o kadar uzağız ki ayrışmış bu şekilde katılaşmış haldeyiz. Birinin insanlara durup bi kendinize gelin artık demesi gerekiyor.Farkında değil misiniz insanlık gölgede kalmış durumda.

Gitgide cahilleşiyoruz.Yobazlaşıyoruz.Ama bir o kadar da ukalayız. Dünya sanırsın bizim etrafımızda dönüyor. Çözüm üretmiyoruz ama sürekli eleştiriyoruz. Çözüm üretmedikçe malesef sorunun bir parçası haline geliyoruz.

Hergün neden mücadele ettiklerini bilmeyen gencecik insanlarımız şehit ediliyor, ablasına ziyarete gelen üniversite öğrencilerimiz durakta otobüs beklerken patlatılıyor. İnsanların evlerine bombalar düşüyor. ve daha kötüsü bunlar süreğenleştiği için normalleşiyor.

Ozancan Akkuş mesela. neden bilmiyorum ama bu gencin ölümü beni çok etkiledi. Ailesinin o perişan halini görmeye yüreğim dayanmadı. Daha onun gibi niceleri.

Lütfen içinizdeki iyi insanı ortaya çıkarın artık. Milletçe buna ihtiyacımız var. Kolumuz bacağımız koparak ölmeyelim. Dedim ya mutsuz bir yazı oldu. üzgünüm.

 

 

 

Bir Delinin Hatıra Defteri

Tek kişilik oyunlar daha zordur ve ustalık gerektirir. Eğer ki rolün hakkını veren bir oyuncuyu izliyorsanız sahnede iliklerinize kadar sanatla dolarsınız.

bir-delinin-hatira-defteri-gogol.png

Bir Delinin Hatıra Defteri, Rus yazar Gogol’un en güzel kısa hikayelerinden birisidir.Hikaye, git gide akli dengesini kaybeden bir devlet memurunun, baskıcı ülke yönetimine kafa tutması, müdürünün kızına aşık olması ve en son kendini İspanya Kralı sanmasıyla sona ermektedir.

10.-kibris-tiyatro-festivali-devam-ediyor-2012-09-25_m

Aslında konu değil hikayenin anlatılış biçimi sizi etkiliyor. Bir an kendinizi Popriçin’in hikayesinin içinde buluyorsunuz.Bir insanın gerçekle hayali nasıl karıştırdığını, sistemin bozukluğu karşısında belki de yapılması gereken en doğru şeyin delirmek olduğunu ve tüm bunlara rağmen aşkın her durumda sığınılacak bir liman bir kaçış olduğunu harika bir oyunculukla size hissettiriyor, Erdal Beşikçioğlu.

Bu oyun bir kaç farklı oyuncu tarafından sahnelenmekte biz tercihimizi Erdal Beşikçioğlundan yana yaptık, iyi ki de öyle yapmışız.

Salona girdiğimizde sahnede bir  vinçe benzeyen bir alet ve tepesinde uzanmış yatan bir adam sizi karşılıyor. Tüm oyun bu aletin üzerinde geçiyor, biraz boynunuz tutulabilir biraz da yüreğiniz ağzınıza gelebilir Erdal Bey vincin üzerinde dans ederken ama emin olun sahnede gerçekten aklını yitirmiş bir sistem kurbanını izliyorsunuz, o dönemlere vincin tepesindeki bir adam gözünden bakıyorsunuz ve düşünüyorsunuz …

timthumb

Behzat Ç, Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku gibi dizi ve filmlerden de tanıdığımız bir oyuncu Erdal Beşikçioğlu ve bu oyundaki rolüylede 2009,2010 ve 2013 yıllarında ödüller almış birisi.Seyirciye nasıl hitap edeceğini çok iyi bilen bir oyuncu. Zaman zaman oyuna sizi de dahil ediyor hatta kendisiyle gözgöze geldiğiniz birebir konuştuğunuz bile oluyor.

Oyun İstanbul’da Tatbikat Sahnesinde oynanıyor, ulaşım olarak  Beşiktaş Nispetiye Caddesinde bulunuyor fakat navigasyonla gitmek biraz zor çünkü yüksek binaların arkasında kalmış bir yer olduğu için tam konumunu bulamıyorsunuz. En azından biz yandex, google maps uygulamalarını aktif kullanan kişiler olarak sahneyi bulmakta zorlandık diyebilirim! (Neredeyse oyunu kaçırıyorduk )

bir-delinin-hatira-defteri-ankara.jpg

Oyun bittiğinde birazcık deli olmak hiç de fena değil aslında dedim. Çünkü hiç değilse kendi gerçeklerin var, gerçekten gerçek olmasalarda. Umudun var anlık olsalarda. Ve hayatın hiç de sıkıcı değil, canın ne isterse onu yapmakta özgürsün. Kalıpların yok seni yönlendiren, alabildiğine kendinsin, kendinlesin.

“Hayallerine sığmadılar diye ağaçlara küsme ve kaçma hayattan…öyle ki hayattan kaçtıkça hayatı da kaçırıyorsun… üzülmeyi bilmezsen, eğlenmeyi de öğrenemiyorsun.”

Ben şimdi buraya bir avuç cümle bırakayım, siz onları istediğiniz gibi okuyun…

Berbat bir zaman, berbat bir yer. Çatırdayan bir imparatorluğun son zamanları. Katı bir hiyerarşi, hantal bir bürokrasi, sancılı bir halk. Asker-sivil seçkinler, doğuştan ayrıcalıklı soylular ve üst düzey bürokratlar arasındaki karmaşık ilişkiler. Sınıfları kesin çizgilerle ve kalın duvarlarla birbirinden ayrılmış bir toplum. İnsanı küçülten, ezikleri daha da ezip yok eden, güçlüleri ise daha da yükseklere çıkarıp eteğine bir sürü asalağı, çıkarcıyı sülük gibi yapıştıran sistem. Sistem, sıradan insana, zenginler, soylular, ayrıcalıklılar gibi olmasını, onlar gibi yaşamasını öğütlemektedir. Ancak, rahat yaşayabilmek için yollar yaratmakla ilgilenmez. Sınıf atlama şehvetini kamçılar ama bu şehveti doyurmayı sağlayacak çareler bulmaktan kaçınır. “Zengin olmalısınız!”… “Zengin olmalısınız!”… Her gün bunu söyler sistem… Ama zengin olmanızı sağlayacak yeni işler yaratmak ona göre değildir. “Sınıf atlamak için çok çalışmalısınız ama çok çalışınca çok kazanacağınızı garanti edemeyiz!”… (Cem Emüler)

 

 

 

 

 

 

 

 

BİZİM GİBİ KADINLAR

Bizim gibi kadınları seviyorum;

Çalışıp kendi parasını kazananları, mağazanın vitrininde gördükleri bir bluzu beğenince girip içeri alabilenleri.

Sabah kalktığında, akşamdan kalan kirli tabakları telaşla bulaşık makinasına yerleştirenleri, tam evden çıkarken birşey unuttuğunu fark edip, telaşla içeri koşanları hatta birşeye takılıp düşenleri…

Ama mutluyuz biz böyle, evet hayatımız bir koşuşturmaca, iş çıkışları yetişmemiz gereken konferanslarımız var, hafta sonu kurslarımız ama bu toplumda erkeklerin yanında biz de varız yerine göre onlardan bir adım daha önde hemde.

Kadın olmamız eve hapsolmamız demek değil bizim gibiler için, eve eşimizle girip onunla birlikte çıkıyoruz, faturaları, kirayı paylaşıyoruz ve bundan tarifsiz bir mutluluk da duyuyoruz.Dışarı çıktığımızda hesabı bizim ödediğimiz de oluyor.

İşde projeyi yönetiyor olmamız, evde yemek yapmamıza engel değil, bu ikisini yapabilen erkek ise nadir işte bu sebeple biz daha güçlüyüz onlardan. Ama derdimiz bu değil, tek derdimiz hayatı paylaşmak, biz de varız diyebilmek, susmak değil gerekirse bağıra bağıra fikrimizi söylemek, yorum yapmak, beyimiz ne der diye susup bir köşede oturmak hiç değil.

Kimseyi ilgilendirmez ne zaman güleceğimiz, ne giyeceğimiz, kaç çocuk yapacağımız.

Önümüze bir iş mi geldi, zor mu, karışık mı???Güldürmeyin bizi? Kollarımızı sıvadık mı, en derinine kadar ineriz, gerekirse soyağacını çıkarırız da tek sayfalık özetle işi bağlarız. Yeter ki yapmak isteyelim.

Kabul edin hayat bizsiz çok sıkıcı. Boşuna dememiş Neşet Ertaş “Kadınlar insandır, bizler insanoğlu” diye.

Sevgi doluyuz biz, adamına düştük mü AŞK kokarız,gülümsememiz bulaşıcıdır, gittiğimiz yere götürürüz, risk alırız,bir bakışımızda dünyaları taşırız, tükenmeyiz aksine güçlenir, daha da güzelleşiriz.

Ne güzel hayallerimiz vardır bizim, içinde herkese yer olan, güzel çiçekler kokan.

Zira Kadın;

Dudaklarıyla Sevgili,

Elleriyle Anne,

Sözleriyle Dost,

Bakışlarıyla Çocuktur… (Farid Farjad)