Bulut’lu Günler

Eyüp Belediyesinin şu günlerde sokak köpeklerine yaptığı kıyım gündemdeyken ben de biraz da bu konuya dikkat çekmek için kedim Bulut hakkında yazmak istedim.

IMG_9290

Çocukluğu köyde geçmiş birisi olarak hayvanlarla bir arada yetiştim ve bunun bugünkü hayatımda, karakterimde çok fazla etkisi olduğunun bilincindeyim.

Günümüzde şehirlerde büyüyen çocuklar sokaklarda koşup oynayamazken en azından evcil bir hayvanla birlikte büyümelerinin onlar için büyük bir şans olacağına inanıyorum.

Yaşadığımız dünyanın sahibi biz değiliz, en güçlüsü de biz değiliz burada farklı canlı türleriyle bir arada yaşamak zorundayız, bizden güçsüzler diye onlara eziyet etmek, yok saymak mümkün değil. Nefes alan her canlının yaşam hakkı vardır ve bu hak üzerinde karar verici asla ve asla biz insanlar değiliz.

(Haberlerde ve sosyal medyada gördüğümüz, uyuşturucu verilen o hayvanların halleri gerçekten içler acısı. Onlara bu işkenceyi yapan, bu kararı verenler gerçekten insan olmaz olamaz. Onlar insansa ben insanlıktan istifa ediyorum.)

Veeee gelelim yaklaşık 9 aydır bizimle yaşayan kedim Bulut’a… İtiraf edeyim daha çok köpek seven biriyim (bahçeli bir evim olursa eğer mutlaka köpek sahipleneceğimin de mesajını buradan vereyim) ama Bulut bizimle yaşamaya başladığından beri o küçücük hayvan benim bazı önyargılarımı kırdı diyebilirim.

22883090_10215059472386546_655829956_n

Öncelikle evde bir hayvan bakmak ciddi bir sorumluluk bunu çok net bir şekilde söylemeliyim. Böyle düşünceleriniz varsa mutlaka bu sorumluluğu alıp alamayacağınızı düşünün ve ona göre karar verin derim. Özellikle tatillerde yanınızda götürmeniz ya da güvenebileceğiniz birine bırakabilmeniz çok önemli. Asla ama asla 2-3 günü geçen seyahatlerinizde evde idare eder diye yalnız bırakmayın.

Bulut, Scottish Fold & Bluepoint karışımı bir kedi cinsini merak edenler için. Aldığımızda 2 aylıktı, şimdi 11 aylık. Ona o kadar alıştık ki evimizin bir üyesi oldu, bu sene içerisinde 3 kere onunla şehirler arası yolculuk yaptık, bir yurt dışı seyahatimizden dolayı da güvendiğimiz bir aile dostumuza bırakmak durumunda kaldık. Herhangi bir seyahat durumu olduğunda mutlaka onun için en uygun olan seçeneği tercih ettiğimizi de belirtmek isterim.

22906475_10215059503107314_549313845_o

Ailem evde hayvan beslemeye çok sıcak bakan kişiler değil-di. Di diyorum çünkü Bulut’la vakit geçirdikten sonra onların da fikirleri değişti diyebilirim. Artık günlük telefon görüşmelerimizde bana Bulut nasıl diye sormalarından bunu anlayabiliyorum 🙂

Bakımından bahsetmek gerekirse, sabah ve akşam olmak üzere günde 2 kere kumunu temizlemek gerekiyor, onun ve sizin sağlınız için. O kadar temiz hayvan ki kumu temiz değilse tuvaletini yapmak için kumu temizlemenizi bekliyor 🙂 Kumunun tamamını haftada 1-2 kere tamamen değiştirmek gerekiyor.

Mama olarak Royal Canın kullanıyoruz. Ayrıca kendilerini temizlemek için sürekli tüylerini yaladıkları için midelerinde tüy yumağı oluşmaması için macun kullanmak gerekiyor. Sizin ve onun sağlığı için en azından iç-dış parazit aşılarını da yaptırmanız gerekiyor.

Tüy dökülmesi konusuna gelince. Evet tüyleri dökülüyor ancak tüy toplayıcı eldivenler ve rulolar kullanarak bu sorunun da önüne geçebilirsiniz, Ayrıca hafta da bir kere tüy tarama tarakları ile tüylerini tararsanız dökülen tüylerin oranına ciddi anlamda azalma olacaktır.

Yolculuğa çıkacaksınız o gün az mama vermek en iyisi. Bulut’la ilk uzun yolculuğumuzu İstanbul’dan Marmarise giderken yapmıştık (Bu yolculuğun 2 saati feribotta geçmişti). Çok araştırdık ve Sedapet adında bir sakinleştirici jel aldık yolculuktan kısa süre önce verdik, açıkcası ilk kez o zaman kullandım bir zararını görmedim ama bir daha da kullanmadım. Belki benim şansımdı bilemiyorum ama Bulut zaten sakin bir kedi olduğu için sakinleştiriceye ihtiyaç duymadan arada molalar vererek sorunsuz bir şekilde 3 kere (gidiş dönüş 6 kere aslına bakarsanız) birlikte yolculuk ettik.

Gelelim benim üzerimde yarattığı etkilere. İşten stresli bir şekilde eve gelmişseniz, evin kapısını açtığınızda kapının dibinde sizi bekleyen çift minnoş göz görseniz ne hissedersiniz. Elinizi uzattığınızda kendisi okşatmak için uzanan bir adet pamuk yumuşaklığında kafaya ne dersiniz. Ya da evin içinde siz nereye giderseniz peşinizde koşan iki çift pati.

22894894_10215059502547300_633888777_n

Hayatım boyunca sıradan- olağan birisi olmak istemedim. Yeni şeyler denemeyi, önyargılarımı kırmayı etraf ne der diye kendimi kısıtlamamayı hedefledim. Yaklaşık 3 yıllık da evliyim ailem başta olmak üzere çevremdeki çocuk yap artık baskıları da tavan yapmışken kedi sahibi olmak bu kitleyi çıldırttı diyebilirim!!!! Peki sizce benim umrumda mı ????  Aksine keşke daha önce böyle bir sorumluluk altına girseydim diyorum. Tabiki çocuk sahibi olmak istiyorum ama ben çocuğumun (yazının başında belirttiğim gibi) Bulut’la birlikte büyümesini istiyorum. Hayvanlarla bir arada yetişen insanlar çevresine karşı daha duyarlı, insaflı ve anlayışlı oluyor.

Daha fazla özel hayat muhabbetleriyle sizi sıkmamak adına yazıma burada son veriyorum. Bir sonraki yazıya kadar bana Bulut’lu günler o zaman 🙂

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Andrei Tarkovsky-Bir Delinin Haykırışı

 

“İçimde hangi adam konuşuyor?
Hem aklımda, hem bedenimde aynı anda ayrılamam. Bu yüzden tek kişi olamıyorum.
Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum. 
Fazla büyük usta kalmadı. Zamanımızın gerçek kötülüğü budur. 
Kalbin yolları, gölgelerle kaplanmış. 

Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz.
Okul duvarları, asfalt ve refah reklamlarının uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere, böceklerin vızıltıları girmeli. 
Her birimizin gözlerini ve kulaklarını, büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız. 
Birileri pramitleri yapacağımızı haykırmalı. Yapamamamızın bir önemi yok, o isteği beslemeliyiz.
Ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz, sınırsız bir çarşaf gibi.

Dünyanın ilerlemesini istiyorsanız el ele vermeliyiz. Sözüm ona sağlıklıları, sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.
Siz sağlıklı olanlar, sağlığınız ne anlama gelir? İnsanoğlunun bütün gözleri, içine daldığımız çukura bakıyor. 
Özgürlük faydasızdır eğer gözlerimizin içine bakmaya, yemeye, içmeye ve birbirimizle yatmaya cesaretiniz yoksa. 
Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler, sözüm ona sağlıklı olanlardır.

İnsanoğlu dinle !

Senin içinde su, ateş ve sonra kül ve küllerin içindeki kemikler…
Kemikler ve küller…

Gerçekliğin içinde veya hayalimde değilken ben neredeydim?

İşte yeni anlaşmam:

Geceleri güneşli olmalı ve Ağustos da karlı. 
Büyük şeyler sona erer, küçük şeyler baki kalır.
Toplum böyle parçalanmaktansa, yeniden bir araya gelmeli.
Sadece doğaya bak, hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin. 
Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz
Yanlış tarafa döndüğümüz noktaya.
Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz, suları kirletmeden.

Deli bir adam size, kendinizden utanmanızı söylüyorsa, ne biçim bir dünyadır burası?

Anne, başının etrafında dolaşan ve sen güldükçe berraklaşan o hafif şey havaymış…”

Dinlediğimden beridir beni etkisi altına alan Andrei Tarkovsky’nin Nostalghia(Nostalji) filmindeki en etkileyici sahnesini sizlerde izleyin, okuyun istedim.

Cümlelerdeki gerçeklik, sitem, serzeniş ne kadar sert çarpıyor yüzümüze değil mi, her bir kelimesi dibine kadar haklı ve sarsıcı.

İyi Seyirler…

İşyerinde İletişim

PMI’a göre bir proje yöneticisi zamanının %90’ınını iletişim ile geçirmektedir. Bu konu PMP sınavına hazırlananların çok iyi bildiği bir bilgidir. Peki gerçek hayatta da böyle midir, ya da projelerimizi yönetirken buna dikkat ediyor muyuz?

Katıldığım çoğu seminerde mutlaka bu konuya değiniliyor, iletişimin sadece işte değil günlük hayatımızda da çok önemli olduğu vurgulanıyor. İşlerin sürdürülebilmesinde olmazsa olmazdır deniliyor.

Endüstri 4.0 dünyası adım adım yaklaşırken, insanların yerini yavaş yavaş robotlar alırken bile iletişim, insanoğlu var olduğu sürece en önemli konu olma hakkını devam ettiriyor.

Neden böyle?

Genelde iş yerleri küçük ekipler yada büyük tek bir ekipten oluşur. Biz ofis içerisinde birden fazla farklı ekiplerin olduğunu düşünelim. Bu ekiplerin başında da birer yönetici olsun. İşe alımlarda iş yetkinliği kadar, iş ortamına uyum ve sosyal özelliklere de dikkat edilir. Kimi firmalar bu konuya çok dikkat ederken kimi firmalarda ağırlığı iş yetkinliğine verir. Çekirdek ekiplere üyeler atanırken yapılacak işin konusuna, teknik özelliklere ya da tecrubeye bakılırken, bazı firmalarda ise bir araya gelen ekibin birbirini her anlamda tamamlayıcı olmasına en başta dikkat edilir. İlerleyen süreçte çalışanlara çeşitli anketler uygulanır, proje performansları izlenir, değerlendirilir ve ortaya çıkan uyumsuzluklar teknik yetersizlikse takviye eğitimlerle, kişisel anlaşmazlık ise, iletişim teknikleriyle giderilmeye çalışılır.

İçinde bulunduğumuz dönem itibariyle farklı kuşaklar artık aynı ekip içerisinde bulunabiliyor. Yaşça küçük ama iş yetkinliği yüksek olan kişiler ekip liderliği yapabiliyor. Birbiriyle tamamen zıt karakterli kişiler birlikte çalışmak durumunda kalabiliyor vb… Bu tür durumlarda ekip liderleri öncelikli olarak çalışanlarını çok iyi gözlemlemelidir. Elinden geldiğince onları tanımalı, ekip içerisindeki uyumlarını, iş yapış şekillerini, teknik yeterliliklerini, sorumluluklarını zamanında yerine getirme durumlarını mutlaka izlemelidir. Sonrasında (genelde bu proje bitişleri olur) ekibindekileri uygun kategoriye yerleştirmelidir.

Peki nedir bu kategoriler: (D.I.S.C Kişilik Envanteri)

taner-ozdes-disc-kisilik-envanteri.png

Dominant: Öncüdür.

Influence-Etkileyici: İletişimcidir, insan odaklıdır.

Compliance-Uyumlu: Hesapçıdır, kurallara bağlı olunmasını ister.

Steadyness-İstikrarlı: Planlıdır, uyumludur, düzen ister.

disc_type_chart1.gif

Bu kategorilerden hangisi ya da hangilerine dahil olduğunuz, size yöneltilen sorulara verdiğiniz cevaplara göre belirleniyor. Bu soruları internetde rahatlıkla bulabilirsiniz. örnek olması açısından bir kaç soruyu paylaşıyorum:

Soru 1:

A ifadesi: Değişimleri hemen gerçekleştiren misiniz?

B ifadesi: Değişimlere öncelikle temkinli mi yaklaşırsınız?

Soru 2:

A ifadesi: İnsanlara, ilişkilere ve duygulara değer veren misiniz?

B ifadesi: Gerçeklere, verilere ve sonuçlara değer veren misiniz?

Soru 3:

A ifadesi: Zamanın nasıl kullanıldığı konusunda esnek misiniz?

B ifadesi: Zamanın nasıl kullanıldığı konusunda disiplinli misiniz?

Kurumlara göre değişse bile yaklaşık bu tarz 20-30 adet soruya cevap verdikten sonra,

İnsan odaklı(A), İş odaklı(B), Direkt(A), İndirekt(B) olarak bu soruların kategorilerine göre verdiğiniz A ve B değerlerinin adetleri toplanarak koordinat sistemi üzerinde sizi uygun gruba yerleştirmektedirler. Sonrasında ise sizin iş hayatındaki karakteriniz ortaya çıktığı için hangi grup kişilerle çalışırsanız daha başarılı ve uyumlu olursunuz, hangi yönleriniz eksik ve geliştirilmesi gerekiyor gibi yorumlarla çalışanların motivasyonu ve verimi arttırılmaya çalışılmaktadır.

cpt-Colors-2.jpg

Gördüğünüz gibi proje yönetimi sadece projenin belirlenen süre içinde, kapsamda ve maliyette tamamlanmasını yönetmek değil, en az bu öğeler kadar iletişim ve ekip içi uyumun, birlikte çalışabilirliğin sağlanabilmesidir. Eğer ekip lideriyseniz mutlaka ilişki kurucu da olmalısınız, çok detaycı bir çalışanınız varsa, zaman sıkıntısı yaşamamak için onu gerektiğinde ileri taşımalısınız, mutlaka yönlendirici olmalı en önemlisi çalışanlarınızı gerekiyorsa yemeğe çıkarmalı, vakit geçirmeli onlarla dertleşmelisiniz bile. Tüm bunları yapamıyor olabilirsiniz ancak bu testler sonucu konumuzu bilirseniz eğer geliştirmeniz gereken yönlerinizi görmeli ve iyileştirmek için adım atmalısınız.

 

 

Huzursuzluk-‘Ben Bir İnsandım’

Yazarı: Ömer Zülfü Livaneli

Başrol Karakteri: Gazeteci İbrahim, Mardinli Hüseyin, Ezidi kızı Meleknaz

Tarihten Bir Alıntı: “Şu küçücük dünyada herkes incitilmiş, isimsiz, herkes yanlış yerde.”(Fernando Pessoa)

Okurken Size Eşlik Etmesi Gereken Müzik: Can Bonomo’dan ‘YAN’

Sayfa Sayısı: 154

Harese nedir, bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar.

Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.

Sanatçı, toplumun kanayan yaralarını bulup gözler önüne seren, herkesin yaşayıp bildiği ama adını koymadığı, dile getirmediği gerçekleri bize anlatandır, toplumun aynasıdır yani.

Zülfü Livaneli benim gözümde ülke olarak sahip olduğumuz milli mirasımızdır. Onu daha çok ekranlara çıkarmalıyız, o anlatmalı anlattıkça bizler aydınlanmalı, gözlerimiz açılmalı, kabuğumuzu değiştirmeliyiz.Ama malesef ülkemizde bu tür değerler hep kaybedilince anlaşılıyor Yaşar Kemal gibi.

 

Beni alıp tekrar karnına soksan bile koruyamazsın anne!” (Sayfa:17)

Orta Doğu’da, yanı başımızda süregelen adı konmamış katliamın varlığından hepimiz hatta tüm dünya haberdar.Mezopotamya gibi bir kültür mirasının olduğu topraklarda bugünlerde kan, gözyaşı ve feryatlar hakim. Olayın siyasi boyutuna girmeyeceğim, tüm dünya siyasileri bu konuda yeterince konuşuyorlar zaten!!!!Ben olayın insani boyutuna özellikle dikkat çekmek istiyorum. Huzursuzluk kitabında işlenen konu da bu zaten, o yörede yaşanan binlerce, sizi derinden sarsacak hikayelerden sadece birisi.

“..biz, bu ülkenin okuryazarları, boşluğa düşen bir trapezci gibiydik. Doğu askısını bırakmış, Batı askısını da yakalayamadan aşağı düşmüştük.” (Sayfa:65)

Kitap, Zülfü Livaneli’den uzun süredir beklediğimiz SERENAD esintisinde olup, yine de bir SERENAD değil.. Ama bu kitabın güzel olmadığıyla değil, SERENAD’ın mükemmelliğiyle ilgili.

154 sayfa ve elinize alıp hikayenin içerisinde girdiğinizde asla bırakamayacağınız yalınlık ve akıcılıkla ilerliyor, ki ben kitabı bir günde okudum. Yazarımız kitabı öyle sade bir dille yazmış ki ne söylenmesi gerekiyorsa sadece onu söylemiş ve bu sadelikde kitabı daha bir etkili ve akıcı kılmış, sanırım bu ancak usta bir yazarın yapabileceği bir yetenektir diye düşünüyorum.

Aslen Mardinli olan ünlü gazeteci İbrahim’in bir gün haberlerde gördüğü Amerika’da vahşice öldürülmüş çocukluk arkadaşı Hüseyin’in hikayesinin peşine düşmesiyle başlıyor herşey.

Hüseyin’in nişanlısını uğruna terk ettiği, mülteci kampında karşılaştığı, IŞİD tarafından esir alınmış, insanlık dışı muamelelere maruz kalmış, defalarca tecavüze uğramış, bu tecavüzden gözleri görmeyen bir kız çocuğu sahibi olmuş Meliknaz’a duyduğu aşkın şahidi olmuş İbrahim.

“Her insanın içinde iyi ve kötü, yan yana durur. Hangisini beslersen o galip gelir.” (Sayfa:85)

Derken hikaye Yezidilerin inandıkları Melek Tavus’a, Kara Kitaplarına ve katı inançalarına geliyor.Hem islamiyette hem de hristyanlıkda ezidi birisyle evlenmenin yasaklanmış olduğundan bahsediliyor.

 

Hüseyin’in gözleri görmeyen bir kız çocuğuyla mülteci kampında tanıştığı Meleknaz ile evlenmek istemesiyle başlayan tehditlerin önce Mardin’de sonrasında Amerika’da uğradığı saldırıları okurken gerçekten insanların nasıl insanlıktan çıktıklarına, din adı altında birbirlerine ne işkenceler yaptıklarına hayret ediyorsunuz.

Hikayede beni en çok etkileyen şeyse 90. sayfadan itibaren Zilan’ın anlattığı kızkardeşi Nergis’in hikayesi oldu. insanoğlu insanlık sınırlarını daha ne kadar zorlar diye sordum kaç kere kendi kendime.

 

“Belki de her şeyini yitiren bir insanın son sığınağı insan onurudur, elinde kalan tek şey budur, diye düşünüyorum.” (Sayfa:143)

Ve hikayeyi bize anlatan İbrahim. Mardin’e gidip bu olaylara şahitlik ettikten sonra İstanbul’da bıraktığı hayatı ona ne kadar anlamsız ve boş gelmeye başlar, adeta bu hikayeye kendini kaptırmış, hiç görmediği sadece duyduğu Meleknaz’a karşı karışık duygular beslemeye başlamıştır. Kendini Hüseyin’in yerine koymaya çalışmakta olduğunu fark edip bunun nasıl mümkün olabileceğine hayret etmektedir. İçinde büyük bir HUZURSUZLUK vardır.

Kısacası sevda ile acının içiçe geçtiği bir ortadoğu gerçeğiyle başbaşasınız…

Kağıt Yoksa Çarşafa Yazsınlar/Tüy Kalemler

Pişmanlık alışkanlığın öldürdüğü geçici bir duygudur. İşlenilen tek bir cinayet vicdanımızı sızlatabilir. Ama cinayet çoğalınca, onlarca yüzlerce kez tekrarlanınca vicdan susar.

Nefes almak için ne yaparsınız???

Hayır hayır onu sormuyorum, insan olarak bir birey olarak nefes almak için neler yaparsınız?

Siz düşünün bu soruyu biraz.

Ben tiyotraya giderim ve iliklerime kadar nefes aldığımı, oksijenle dolduğumu, yenilendiğimi, kendime geldiğimi daha çok kendim olduğumu ancak o zaman anlarım.Günümüzün en az 8-10 saati işte, trafikte geçiyor. Koşuşturmacalar, hazırlanmalar hep var.Stres desen artık olmazsa olmazımız, yani bir durup dinlenmek lazım ki direnebilelim, daha da ilerleyebilelim, dayanabilelim.

Bunları şunun için yazıyorum, tiyatroya gidin, kendinizi, eşinizi, arkadaşlarınızı bir de başkalarının gözünden sahnede izleyin. Seneler hatta çağlar öncesindekilerin dertlerini, savaşlarını, mutluluklarını görün.

Bu dünyada babana bile güvenmeyeceksin. Sizin tanrınız oğlunu çarmıha gerdiyse; kim bilir bana ne yapar?

Bu girişten sonra geçenlerde izlediğim ve bana tiyatro budur, böyle oynanır, bir kitap ancak okuyormuşcasına böyle sahnelenir dediğim TÜY KALEMLER‘den biraz bahsetmek istiyorum.

quills-slider

Ne iş yapıyorsa yapsın en iyisini yapan insanlara her zaman saygı duymuşumdur. Çöpcülük de yapsan, şirket de yönetsen en iyisini yapanlardan olmak gerek. Erdal Beşikçioğlu‘da oyunculukda özellikle tiyatroda en iyilerden bana göre.

“Bir sona geldiğin için ağlama, onu yaşadığın için gülümse.”

Oyunun konusuna gelecek olursam; Marquis de Sade, sadizm kelimesinin isim babası olan, fransız edebiyatçının hayatının bir bölümünün anlatıldığı sarsıcı bir hikaye.

jean-baptiste_francois_joseph_de_sade

Hayatının 29 yılını hapishane, 13 yılını ise akıl hastanesinde geçiren, aykırı görüşleri, rahatsız edici fikirleri olan bir adam. Haliyle her dönem yazdıklarından sorumlu tutulmuş ve cezalandırılmak istenmiş hep.

Özellikle ahlak kurallarına kafa tutuşu, neyin kime göre doğru olduğunu olması gerektiğini kim nasıl belirleyebilir diyen birisi, hikayeleri derinden sarsıcı ve keskin.

Marquis de Sade’nin hayata bakışı, hikayelerinden ziyade yazdıklarının engellenmek istenmesi, insanların farklılıklarının bastırılmak istenmesi, resmen yazamaması için insanlık dışı engellemelere maruz bırakılmasının anlatıldığı bu oyun beni çok etkiledi.

c3rgje1waaaog72

Bir kitap okuyormuş gibi tüm detayların düşünüldüğü, kostümlerin, müziğin, eşyaların üzerinde de büyük emek verildiği, çok önemsenmeyen bu tür detayların izleyiciyi oyunun içine almak için nasıl da önemli olduğunu bir kere daha gözler önüne seriyor bu oyun.

Kendinizi düşünün yapmaktan çok zevk aldığınız, tutkunu olduğunuz bir özeliğiniz??Çoğumuz böyle bir özelliği olup olmadığını bile bilmez. Ya bu özelliğinizi bulmuşsanız, ve bu tutkunuz aslında öyle çok da normal kabul edilmeyen hatta sakıncalı birşeyse!!! Ne yaparsınız vazmıgeçersiniz? Yoksa tüm yasaklanmalara rağmen ısrarla devam mı edersiniz?

maxresdefault

Bu oyunda kendisinin yazma yeteneğini keşfetmiş, bu tutkusunu durduramayan, ne olursa olsun tekrarlamak isteyen fakat bu tutkusu sapkınlık olarak kabul edilen bir adamın akıl hastanesinde geçen hikayesine şahit olacaksınız, o kadar ki yazamasın diye tüy kalemlerine, kağıtlarına el konulunca hikayelerini kanıyla çarşaflara yazacak kadar tutkulu bir edebiyatçının sarsıcı hayatına bakacaksınız.

Kafamda Bir Tuhaflık

Yazarı: Orhan PAMUK

Başrol Karakteri: Bozacı Mevlüt Karataş ve 1969-2012 yılları arasında İstanbul hayatının pek çok kişinin gözünden anlatılmış bir resmi

Tarihten Bir Alıntı: “Kafamda bir tuhaflık vardı, içimde de ne o zamana ne de o mekana aitmişim duygusu” (William Wordsworth)

Okurken Size Eşlik Etmesi Gereken Müzik:  Sona Jabarteh- Mamamuso, Le Trio Joubran-Masar

Mevlüt hayatta ilk defa denizi orada, akşam karanlığında gördü. Deniz rüyalar gibi karanlık ve uyku gibi derindi. Tatlı bir yosun kokusu vardı serin rüzgarda. Avrupa tarafı ışıl ışıldı.Mevlüt denizi değil, bu ışıkları ilk görüşünü hayatı boyunca hiç unutmadı.

Bu benim ilk Orhan Pamuk kitabım. Okurken hep bu tür bir roman okumayı ne kadar özlediğimi hissettirdi bana. Orta ve lise yıllarımda İstanbul’u ve farklı insanların hayatlarını bu kadar güzel, oradaymışsın gibi anlatan kitapları okurken tarifsiz bir heyecan ve mutluluk duyardım, Orhan Pamuk’un bu eserini okurken de aynı böyle hissettim, yıllar sonra.

Çevirdiğim kitabın sayfaları değil de tarihin arşivlenmiş olaylarıydı sanki. Şimdi sokaklarını karış karış gezdiğimiz Beyoğlu, Taksim, Haliç Bozacı Mevlüt’ün attığı her bir adımda nasıl da onun hayallerine götürmüş, nasıl o zamanlara tanık etmiş bizleri.

Boza satmak için evlerine misafir olduğu eski İstanbul’lu aileler, onların kimi zaman şüpheli, kimi zaman dostane sohbetleri,eski Feriköy, Haliç, Dolapdere sokaklarına yapılan ziyaretler…

Sokaklardaki dünya okuldakinden çok daha büyük ve hakikiydi.

Kafamda Bir Tuhaflık 1960’lı yıllardan 2012’li yıllara kadar uzanan Anadolu’nun bir köyünde başlayıp, İstanbul’da devam eden, hem bir aşk hem de bir yakın tarih romanı. Kuzeninin düğününde sadece göz göze geldiği, adını bile bilmediği bir kıza aşık olup, ona 3 yıl boyunca mektuplar yazan, babasıyla birlikte tek odalı bir evde hayata tutunmaya çalışan, İstanbul’da bozacılığın yanında yoğurtçuluk, pilavcılık, otopark bekçiliği gibi ailesini geçindirmek için pek çok iş yapan, kalbi temiz, iyi niyetli, duygusal Mevlüt’ün hikayesi.

Bunun yanında sokaklarda karşılaştığı olaylar, yıllar geçtikçe şehrin yaşadığı dönüşüm, fakir zengin ayrımının okuldan, iş hayatına kadar kişinin kaderini nasıl belirlediği, gecekondulardan plazalara nasıl geçildiği gibi konulara Mevlüt’ün gözünden şahitlik ediyorsunuz.

Aralarında ne kadar sorun yaşamış olsalar da, birbirlerini çok sevmeseler de birbirlerinden bir türlü kopmayan ailelerin hikayeleri, Anadolu’dan gelip zengin olanlar, başaramayıp memleketine dönenler, diğer yandan ülkenin içinden geçtiği dönüşümlere, siyasi çatışmalara, darbelere tanık olur.

Ama Mevlüt bu modern destandaki tüm karakterlerden farklıdır, onun kafasında bir tuhaflık vardır. Hikaye boyunca bunun sebebini sorar, nedenini arar hep Mevlüt. Babasından kalan İstanbul Duttepedeki tek odalı gecekondusuna apartman dikileceğinde, köydeki ablalarına da birer daire düşsün diye pazarlık planları yaparken, amcasının aklına girip, “Salak olma Mevlüt, hep sen çalıştın, onların hiç bir hakkı yok, tüm daireleri kendin al, birisinde oturur diğerlerinin kiralarıyla da geçinirsin hem artık sokaklarda boza satmana da gerek olmaz” demesine kızar, amcaların nasıl böyle düşünebildiğini anlamaz, anlayamaz.

Aradan geçen yıllarda herkes, herşey değişir, koca İstanbul bile 3 milyon’dan 13 milyon nüfusa doğru koşar ama değişmeyen tek şey Mevlüt’ün iyi niyeti, temiz kalbi ve sokaklarda boza satmaktan aldığı hazdır. Kafası bir şeye mi kızdı, yüklenir bozalarını karanlık İstanbul sokaklarında hayatı sorgular, hayallere dalar, kendini anlamaya çalışır, kafasındaki tuhaflıklara yolculuklar yapar.

3 kardeşin en güzeli ve en küçüğüne vurulur ama onun iyi niyeti, amcaoğlunun kötü kalbi Mevlüt’e gönül işinde de kazık atar.Uğruna 3 yıl mektup yazdığı, bakışlarına vurulduğu, adını bile bilmediği kız yerine kuzeni Süleyman’ın oyununa gelerek, sevdiği kızın ablası Rayiha’yı kaçırır.

Belki de yalnızca bir rastlantının sizde uyandırdığı o anlamsız duygu belirliyor hayatı. Güneşin pırıl pırıl parladığı ve bahar esintisinin tülleri uçuşturduğu kısacık bir an…Belki de çok daha önemli, çok daha etkili sayısız şey silinip gidiyor da o kısacık an kalıyor. Anlayamadığımız, nedenini bulamadığımız, kaynağını bilmediğimiz ve başa çıkamadığımız o güçlü duygu.

Tüm bu aksiliklere rağmen Mevlüt ve Rayiha çok mutlu olur, etraflarındakilerin çevirdiği tüm oyunlara rağmen, beş parasız da olsa onların mutluluğunu herkes kıskanır. Kafasındaki bu tuhaflıklarla sokaklarda boza satarken Mevlüt yine düşünür;

Kalbinde kim vardır, mektupları yazdığı Samiha’mı, 2 çocuğunun annesi Rayiha’mıdır?Aşkta insanın niyeti mi daha önemlidir, kısmeti mi? Mutluluk veya mutsuzluğumuz bizim seçimlerimize mi bağlıdır, yoksa bizim dışımızda mı gelişip başımıza gelirler?

kafamda-bir-tuhaflik2

Eleştiri:Kitapla ilgili benim tek eleştirim, Mevlüt’ün köyde yaşayan anne ve ablalarından yazarın çok az bahsetmiş olması. Aslında tüm hikaye göz önüne alındığında Annesi, ablaları onların evliliği konularında da bir şeyler söylenmeliydi diye düşünüyorum.

Yazar Hakkında: Orhan Pamuk ülkemizde sevildiği kadar eleştirilen de bir yazar. Benim bu yazarın kitaplarıyla buluşmam da biraz bu sebeple geç oldu diyebilirim. Almak istediğim kitapları genelde araştırır, çevremden tavsiyeler alır, çeşitli sitelerde yorumlara bakarak seçerim. Online kitap alışverişi yaptığınız sitelerde Orhan Pamuk kitaplarının altına bakarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Fakat bu tür konularda körü körüne inanmak ya da tepki koymak yerine önce tanımak gerektiğine inananlardanım. Bu tercihlerim nedeniyle ailem dahil çok kişiden tepki almışlığım da vardır ancak bu konuda biraz farklı düşünüyorum diyelim. Mesela bu benim ilk Orhan Pamuk kitabım, cumartesi günü kitabı bitirdim, pazar günü başka bir Orhan Pamuk kitabı aldım, çünkü dilini, olayları hikayeleştirme şeklini, karakterleri betimlemesini çok beğendim.Evet görüşlerini onaylamıyor ve katılmıyorum ancak bu benim Orhan Pamuk okumama engel değil diye düşünüyorum.

Hiç vazgeçme bozacı. Bu kuleler, betonlar arasında kim alır deme. Sen hep geç sokaklardan

Son olarak, bu kitaptan bana kalanlar nedir diye düşünüyorum da,

Mevlüt’ün omuzlarında boza güğümleriyle, yürüdüğü sokaklar sonsuzluğa uzanırken, başını kaldırıp gökyüzüne doğru gücü yettiğince şöyle bağırır:

“Ben bu alemde en çok Rayiha’yı sevdim”

Ülkece Ruh Halimiz

 

 

 

Öyle bir ağlasam,
Öyle bir ağlasam ki çocuklar
Size hiç gözyaşı kalmasa…

Öyle bir aç kalsam,
Öyle bir aç kalsam ki çocuklar
Size hiç açlık kalmasa..!

Öyle bir ölsem,
Öyle bir ölsem ki çocuklar
Size hiç ÖLÜM kalmasa…!

(Aziz Nesin)

 

Aslında söylemek istediğim çok şey var ama içimden yazmak da gelmiyor bu sıralar.

Sanırım ülkenin içinde bulunduğu durum, üst üste yaşanan büyük acılar hepimiz üzerinde bir yılgınlık yarattı. Herkesin kafasında sorular, neler oluyor, nereye doğru gidiyoruzlar…

Etrafta o kadar çok acı var ki, artık duyarsızlaşıyoruz, ne yana baksak ölüm, endişe ve korku hakim.

Devam etmek, gülümsemek, umut etmek istiyoruz ama her yeni gün bir öncekinden daha kara geliyor. Olağanüstü değil, sadece sıradan ve normal günlere ihtiyacımız var.

Sanırım şu sözler herşeyi çok güzel özetliyor.

İnsan hayatının hiçe sayıldığı, kendinden olmayanın değersiz görüldüğü, barışın ve kardeşliğin önemsiz sözcükler, insanın en değersiz şey olduğu ülkede yok olan sen, yok olan ben, yok olan sevgi, yok olan zaman, yok olan insan, yok olan… Yaşam!

                                                                                                    (Kazım Koyuncu)

İnsanları gözlemlemeyi severim, kendimce çıkarımlar yapmayı, alakasız bir konu hakkında konuşurken onlar hakkında ipucu toplamayı ve puzzle parçaları gibi gözlemlerimi bir araya getirmeyi. Üniversite yıllarımda kaldığım devlet yurdunda vaktimin çoğu kantinde ya da yemekhanede sıra beklemekle geçtiğinden sessizce etrafımdaki insanları dinler, onların karakterlerini analiz etmeye çalışırdım.

Şimdi size bunu neden anlattım??

Son  zamanlarda çevremdekileri dinlediğimde elimde sadece bağıra bağıra susan insanlar kalıyor. Düzeltmek keşke bir yazılımdaki hatayı fix etmek kadar kolay olsaydı. Ancak o kadar kolay değil, ne kadar analiz edersem edeyim, risk çok fazla ve ben çözüm yolunu bulmakta zorlanıyorum.

Sonunda hep aynı yola odaklanıyorum, SEVGİYE.

Kalben’in de dediği gibi;

 Aslında hikayemizde tek eksiğimiz sevgi ve hayatta herşey sevgiyle ilgili ve biz sevgisiz, taraf olmuş bir toplumuz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İşyerini Çalışanlar Oluşturur

2002 yılında Google’ın CEO’su Larry Page aklına gelen kelimeleri arama motoruna yazıp ne tür sonuçlar getirdiğini test etmek ister ve gördüğü sonuçlar onu büyük bir hayal kırıklığına uğratır. Arama sonucu çıkan reklamların da aynı şekilde çoğunun alakasız olduğunu gören Larry, mesela “Fransız Mağara Resimleri” olarak arama yaptığında mağara resmi sattığını iddia eden ancak hiç ilgili olmayan e-ticaret sitesi reklamlarıyla karşılaşır.

Peki kendimizi Larry Page‘in yerine koyarsak ilk ne yapardık? Bir an için düşünün!

Bu ürünün esas sorumlusunu/sahibini bulur, buluşturur, hatta sitemkar bir de mail hazırlar belki biraz daha ileri giderek sonuçların en ilgisizini seçip maile ek yapar derhal bir toplantı planlarız.

Sonrasında gergin anlar, agresif mailleşmeler, toplantılar, gerekçeler, öneriler, planlar ve çözüm ya da çözümcükler.

Google’da neler olmuş dersiniz?

Larry Page beklenilenin aksine ilgisiz sonuçların bir kaçının çıktısını alıp, çalışanların sık kullandığı bilardo masasının yanında bulunan panoya asıp, ardından ne bir sorumlu arama, ne bir sitemkar mail bunların hiç birine girmeyip, sorundan da hiç kimseye bahsetmeden ofisten ayrılmış.

Yaklaşık 72 saat sonra pazartesi günü sabah 05:05 civarında bu ürünle direkt olarak ilgili olmayan, şirket mühendislerinden yaklaşık 5 kişinin de bulunduğu bir ekipten Larry’e bir e-posta gelmiş.

Mailde gerçekten arama sonuçlarının ne kadar rezil olduğu fikrine katıldıklarını, bilardo oynarken panoyu fark ettiklerini ve sorunun sebebinin ne olduğunu, çözüm önerisi ile birlikte bu 5 kişilik ekibin hafta sonu oturup kodlama yapacağı, hatta çözüme yönelik bir prototipi ve örnek sonuçlarla birlikte bu çözümün mevcut sisteme nasıl entegre edileceği açıklayan link de mailde gönderilmiş.

Ne düşünüyorsunuz?

CEO’nun gözüne girmeye çalışan bir grup genç mi?

Açıkcası CEO düzeyinde gelen böyle bir eleştiriye bu üründen sorumlu olmayan mühendislerin,kendiliğinden ellerini taşın altına koyması bununla yetinmeyip, analizini yapıp, detaylı bir çözümle tarih dahi vererek, hafta sonlarından feragat etmesi gerçekten inanılmaz daha doğrusu ilham verici.

(Merak edenler için çözüm mantığında baz alınan şey; reklam sonuçları ile arama teriminin uygunluğunun ölçülmesi ve bir reklam alaka puanı sisteminin devreye sokulması imiş. Sonrasında o puana göre yayımlanıp, yayımlanmayacağının karar verilmesi, yayımlanacaksa sayfanın neresinde görüntüleneceğinin belirlenmesiymiş.)

Peki daha güzeli ne biliyor musunuz?

Bu çalışmanın Google ‘ın AdWords motorunun temelini oluşturması. Bu işten şirketin ne kadar (multi-milyar dolar …) para kazandığı konusuna girmek dahi istemiyorum.

Bu bilgiyi şu an okumakta olduğum Eric Schmidt ve Jonathan Rosenberg‘in yazmış oldukları Google Nasıl Yönetiliyor kitabından okudum ve okur okumaz paylaşmak istedim çünkü bu olay beni adeta büyüledi.

Düşünebiliyor musunuz, bir sorun var ve siz üzerime vazife değil demeden sadece soruna ve çözüme odaklanarak, belki şirketinizin itibarını da düşünerek bir çözümle gidiyorsunuz. Bu öneri başarısızlıkla da sonuçlanabilirdi, itibar görmeyebilirdi ama o kadar eminler demek ki başarısız olmaları durumunda kimsenin onlara kızmayacağına “tek parametreleri” var soruna kalıcı ve kapsamlı bir çözüm üretmek.

Bizlerde ise soruna ve çözüme gelinceye kadar sorguladığımız o kadar çok soru işareti var ki, enerjimizin çoğu bu yolda tükenmekte ve çözüme odaklanmak için elimizde ne zaman ne heves ne de cesaret kalmakta.

Burada kişisel çıkarlar kadar şirketin itibarını düşünme daha düzgün ifade etmek gerekirse şirket kültürü ile kişisel kültürünüzü özdeşleştirme ikisini bir tutma çok önemli ama malesef biz bu çizgiden çooook uzağız. Bunun için her iki tarafında adım atması gerekmekte sanırım.

Yazımı burada sonlandırıken bu alıntının benim gibi sizleri de heyecanlandırdığını, Google gibi bir firma ve orada çalışan mühendisler olmanın ne demek olduğu konusunda ufak da olsa bir fikir verdiğini düşünerek İşyerini çalışanlar oluşturur diyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HARİTA METOD DEFTERİ

Yazarı: Murathan MUNGAN

Başrol Karakteri: Murathan Mungan , ailesi ve büyüdüğü şehir Mardin 

Tarihten Alıntı: “Hepimizin trajedisi bir zamanlar çocuk olmamızda yatar” (Nietzsche)

Bize Hatırlattıkları:  Çocukluğumuz, mektup arkadaşlıkları, kışları evlerimizi ısıtan sobalar, yatılı gidilen aile ziyaretleri, okul önlüğümüzün göğüs cebine mutlaka ütüleyip koyduğumuz temiz mendiller …

Okurken Size Eşlik Etmesi Gereken Müzik: Yeni Türküden Telli Turna ( Aslında yunan ezgisi olup, türkçe sözlerini Murathan Mungan yazmıştır.)

Her anı kitabı yedeğinde “Hayat nedir?” sorusunu taşır. Ne de olsa çocukluk karar verir içimizdeki pek çok şeye, hayatsa bu “pek çok şeyi” bizim için her seferinde yeniden tartışmaya açar. Bu nedenle anılarını yazmaya kalkışmak, ne olursa olsun sonuçta geçmişi yorumlamaktır; yazıya dökerek çocukluk travmasını dünyaya paylaşma arzusudur. Yukarıda sözünü ettiğim gibi, pek çok kişinin “hayati önemde” örselenmeden büyümesinin mümkün olmadığı bir aile ve toplum yapısında ömrümüzün önemli bir bölümü aldığımız yaraları sağaltmakla, gördüğümüz hasarın kişiliğimizde bıraktığı izlerle mücadele etmekle geçer. Günü geldiğinde “yazı” dan medet ummamızda bunun da payı vardır. Öte yandan, ne kadar yazıya dökmeye uğraşsanız da, bilirsiniz çocukluğun ağlarını iyieştiremez yazdıklarınız; geçmişte kapalı kaldıkları yerde zaman zaman sızlar durular. Ama yazının şifasında gene de iyi gelen bir şey vardır; ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz, ama iyi gelen bir şey.

Bu benim ilk Murathan Mungan kitabım. Sosyal medyadan ve daha çok şiirleriyle tanıdığım yazarın kitapları öncesinde hiç ilgi odağım olmamıştı. Bu kitabı nereden buldun derseniz, bir kaç ay önce Soner Yalçın‘ın bir köşe yazısında geçtiği için biraz araştırınca konusu ilgimi çekmiş ve okunacaklar listeme eklemiştim.

İtiraf edeyim 414 sayfa ve okuması zor bir kitap ama okurken hem sıkıldığım hem sevdiğim bir deneyim oldu benim için.

Ben de ilerde bir zaman kendi çocukluğumu hep yazmak istemişimdir, bunu adımı duyurmak ya da para kazanmak için değil, yazmam gerektiği, benden geriye benden olanlara bir hatıra bırakmak, mümkünse unutulmamak, anılmak için yapmak istiyorum. Bu kitabıyla Murathan Mungan bana umut oldu diyebilirim. Elbette benim onun kadar yoğun, hareketli ve zor bir çocukluğum olmadı ancak, geçmişe dair benimde anlatmak istediklerim var diyebilirim.

Kitabın konusuna gelecek olursak;  Mardin’in yerlilerinden olan arap soyundan gelen, ünlü bir avukat olan baba İsmail ve İstanbul’da yaşayan Muazzezin oğlu olarak 1955’de anne ve babasının boşandıktan sonra dayanamayıp ikinci kez yeniden evlenmesinden sonra doğuyor, sonrasında annesinin yaşadığı psikolojik rahatsızlıklar nedeniyle 17 yaşına kadar öz annesini bilmeden babasının ikinci karısı Habibe’yi annesi bilerek büyüyor. Sonrasında cinsel tercihlerinden dolayı ailesiyle özellikle babasıyla yaşadığı sorunlar ve babasının kendisi gibi avukat olmasını istemesine rağmen Murathan’ın kendi hayallerinin peşinden gidişinden daha pek çok anıdan bahsediliyor.

17 yaşına kadar çocukluğunu geçirdiği Mardin’i o kadar güzel anlatıyor ki, yazarın betimleme yeteneğine hayran kalıyorsunuz, bahsettiği yemek tarifleri ise bana aşçılık konusunda da yazarın yeteneği olduğunu düşündürdü açıkcası. (Özellikle Mardin dolması bölümü- sayfa 171)

Kitabına neden bu adı verdiğini ise şöyle anlatıyor;

Çok yıl önce verilmiş bir kararla, bu kitabın adını büyüme yıllarımın anısına, “Harita Metod Defteri” koymuş, bu tasarımdan sanırım ilk kez 1988 yılında bir dergide söz etmiştim. Çocukluk yıllarımda “metod” diye yazılırdı; ben de öyle bıraktım.

Ömrümün yıllarla ölçülen süresi “kaç ortalı” olursa olsun, yaşamı boyunca kendine çizdiği yol haritasını izleyerek bıkmadan usanmadan ders çalışan, elinden kolundan, kucağından defter, kitap, kalem eksik olmayan “bir çocuğun” anılarını yazdığı kitaba Harita Metod Defteri adının yakışacağını düşündüm. Umarım okunması, yaşanmasından daha güzel bir hayatın kitabı olmuştur. (2013-2015)

Kitabı okurken hep şunu düşündüm, yazar böylesine duygusal olduğu için mi bu anılar böyle gözlemlenmiş yoksa anılar bu kadar acıklı ve zor olduğu için mi yazarımız bugünkü Murathan Mungan olmuş diye, kitap bittiğindeyse bunun bir paradoks gibi birbirini besleyen birbiri olan şeyler olduğuna karar verdim. Eğer okumak isterseniz kitabın sizde hangi tadı bırakacağını merak ediyorum doğrusu.

Kitapta geçmişe ait aile fotoğraflarına da yer vermiş yazar.Bu sayede sanki sizde o anlara gidiyor, hikayenin bir parçası oluveriyorsunuz.(Soldan sağa, babası İsmail, üvey annesi habibe(Haboş),Murathan Mungan)

mungan41

Önce İsmail öldü, sonra Muazzez, sonra Habibe… Anneniz babanız hayattayken yaşınız kaç olursa olsun, birinin çocuğusunuzdur hep. Ancak onlar öldüğünde, varoluşunuzun köklerinin dünya toprağından söküldüğünü hissedersiniz. Ancak o zaman artık çocuk değilsinizdir. Artık çocuk olmadığınızı bir de böyle bir kitabı bitirdiğinizde anlarsınız. Otuzlu yaşlarda başladığım bu kitabı ancak şimdi bitirirken, Sait Faik’in bir öyküsündeki şu cümleyi anıyorum. “Küçük şeyleri unutamayanlar, en geri hatıraları da unutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutmadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir.”

Su Çatlağını Bulur

Bu aralar cümleler biriktiriyorum…

Yazmak yerine gözlemliyor, izliyor dinliyorum. Hikayelere, anılara tanıklık ediyorum.

Bu sebeple sizlere gönlünüze dokunacak, sevgiye barışa gönül vermiş insanların var olduğunu anlayacağınız yüreğinizi ısıtacak , Ahhh diyeceğiniz paylaşımlarda bulunmak istiyorum.