HARİTA METOD DEFTERİ

untitled-1_m

Yazarı: Murathan MUNGAN

Başrol Karakteri: Murathan Mungan , ailesi ve büyüdüğü şehir Mardin 

Tarihten Alıntı: “Hepimizin trajedisi bir zamanlar çocuk olmamızda yatar” (Nietzsche)

Bize Hatırlattıkları:  Çocukluğumuz, mektup arkadaşlıkları, kışları evlerimizi ısıtan sobalar, yatılı gidilen aile ziyaretleri, okul önlüğümüzün göğüs cebine mutlaka ütüleyip koyduğumuz temiz mendiller …

Okurken Size Eşlik Etmesi Gereken Müzik: Yeni Türküden Telli Turna ( Aslında yunan ezgisi olup, türkçe sözlerini Murathan Mungan yazmıştır.)

Her anı kitabı yedeğinde “Hayat nedir?” sorusunu taşır. Ne de olsa çocukluk karar verir içimizdeki pek çok şeye, hayatsa bu “pek çok şeyi” bizim için her seferinde yeniden tartışmaya açar. Bu nedenle anılarını yazmaya kalkışmak, ne olursa olsun sonuçta geçmişi yorumlamaktır; yazıya dökerek çocukluk travmasını dünyaya paylaşma arzusudur. Yukarıda sözünü ettiğim gibi, pek çok kişinin “hayati önemde” örselenmeden büyümesinin mümkün olmadığı bir aile ve toplum yapısında ömrümüzün önemli bir bölümü aldığımız yaraları sağaltmakla, gördüğümüz hasarın kişiliğimizde bıraktığı izlerle mücadele etmekle geçer. Günü geldiğinde “yazı” dan medet ummamızda bunun da payı vardır. Öte yandan, ne kadar yazıya dökmeye uğraşsanız da, bilirsiniz çocukluğun ağlarını iyieştiremez yazdıklarınız; geçmişte kapalı kaldıkları yerde zaman zaman sızlar durular. Ama yazının şifasında gene de iyi gelen bir şey vardır; ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz, ama iyi gelen bir şey.

Bu benim ilk Murathan Mungan kitabım. Sosyal medyadan ve daha çok şiirleriyle tanıdığım yazarın kitapları öncesinde hiç ilgi odağım olmamıştı. Bu kitabı nereden buldun derseniz, bir kaç ay önce Soner Yalçın‘ın bir köşe yazısında geçtiği için biraz araştırınca konusu ilgimi çekmiş ve okunacaklar listeme eklemiştim.

İtiraf edeyim 414 sayfa ve okuması zor bir kitap ama okurken hem sıkıldığım hem sevdiğim bir deneyim oldu benim için.

Ben de ilerde bir zaman kendi çocukluğumu hep yazmak istemişimdir, bunu adımı duyurmak ya da para kazanmak için değil, yazmam gerektiği, benden geriye benden olanlara bir hatıra bırakmak, mümkünse unutulmamak, anılmak için yapmak istiyorum. Bu kitabıyla Murathan Mungan bana umut oldu diyebilirim. Elbette benim onun kadar yoğun, hareketli ve zor bir çocukluğum olmadı ancak, geçmişe dair benimde anlatmak istediklerim var diyebilirim.

Kitabın konusuna gelecek olursak;  Mardin’in yerlilerinden olan arap soyundan gelen, ünlü bir avukat olan baba İsmail ve İstanbul’da yaşayan Muazzezin oğlu olarak 1955’de anne ve babasının boşandıktan sonra dayanamayıp ikinci kez yeniden evlenmesinden sonra doğuyor, sonrasında annesinin yaşadığı psikolojik rahatsızlıklar nedeniyle 17 yaşına kadar öz annesini bilmeden babasının ikinci karısı Habibe’yi annesi bilerek büyüyor. Sonrasında cinsel tercihlerinden dolayı ailesiyle özellikle babasıyla yaşadığı sorunlar ve babasının kendisi gibi avukat olmasını istemesine rağmen Murathan’ın kendi hayallerinin peşinden gidişinden daha pek çok anıdan bahsediliyor.

17 yaşına kadar çocukluğunu geçirdiği Mardin’i o kadar güzel anlatıyor ki, yazarın betimleme yeteneğine hayran kalıyorsunuz, bahsettiği yemek tarifleri ise bana aşçılık konusunda da yazarın yeteneği olduğunu düşündürdü açıkcası. (Özellikle Mardin dolması bölümü- sayfa 171)

Kitabına neden bu adı verdiğini ise şöyle anlatıyor;

Çok yıl önce verilmiş bir kararla, bu kitabın adını büyüme yıllarımın anısına, “Harita Metod Defteri” koymuş, bu tasarımdan sanırım ilk kez 1988 yılında bir dergide söz etmiştim. Çocukluk yıllarımda “metod” diye yazılırdı; ben de öyle bıraktım.

Ömrümün yıllarla ölçülen süresi “kaç ortalı” olursa olsun, yaşamı boyunca kendine çizdiği yol haritasını izleyerek bıkmadan usanmadan ders çalışan, elinden kolundan, kucağından defter, kitap, kalem eksik olmayan “bir çocuğun” anılarını yazdığı kitaba Harita Metod Defteri adının yakışacağını düşündüm. Umarım okunması, yaşanmasından daha güzel bir hayatın kitabı olmuştur. (2013-2015)

Kitabı okurken hep şunu düşündüm, yazar böylesine duygusal olduğu için mi bu anılar böyle gözlemlenmiş yoksa anılar bu kadar acıklı ve zor olduğu için mi yazarımız bugünkü Murathan Mungan olmuş diye, kitap bittiğindeyse bunun bir paradoks gibi birbirini besleyen birbiri olan şeyler olduğuna karar verdim. Eğer okumak isterseniz kitabın sizde hangi tadı bırakacağını merak ediyorum doğrusu.

Kitapta geçmişe ait aile fotoğraflarına da yer vermiş yazar.Bu sayede sanki sizde o anlara gidiyor, hikayenin bir parçası oluveriyorsunuz.(Soldan sağa, babası İsmail, üvey annesi habibe(Haboş),Murathan Mungan)

mungan41

Önce İsmail öldü, sonra Muazzez, sonra Habibe… Anneniz babanız hayattayken yaşınız kaç olursa olsun, birinin çocuğusunuzdur hep. Ancak onlar öldüğünde, varoluşunuzun köklerinin dünya toprağından söküldüğünü hissedersiniz. Ancak o zaman artık çocuk değilsinizdir. Artık çocuk olmadığınızı bir de böyle bir kitabı bitirdiğinizde anlarsınız. Otuzlu yaşlarda başladığım bu kitabı ancak şimdi bitirirken, Sait Faik’in bir öyküsündeki şu cümleyi anıyorum. “Küçük şeyleri unutamayanlar, en geri hatıraları da unutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutmadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir.”

Su Çatlağını Bulur

Bu aralar cümleler biriktiriyorum…

Yazmak yerine gözlemliyor, izliyor dinliyorum. Hikayelere, anılara tanıklık ediyorum.

Bu sebeple sizlere gönlünüze dokunacak, sevgiye barışa gönül vermiş insanların var olduğunu anlayacağınız yüreğinizi ısıtacak , Ahhh diyeceğiniz paylaşımlarda bulunmak istiyorum.

 

Küçük Şirket Mi, Büyük Şirket Mi?

büyük küçük şirket

İş hayatında, kariyer planımızı yaparken bu soruyu sık sık kendimize soruyoruz.

Acaba marka olmuş, herkes tarafından bilinen bir firmada çalışmak mı bana daha çok avantaj sağlar yoksa, küçük bir patron şirketi mi?

Bana sorarsanız bu sorunun cevabı, sizin kariyer beklentinizin ne olduğuyla ilgili. Büyük, kurumsal ve marka olmuş bir firmada çalışmadım ancak, küçük bir patron şirketi ile orta ölçekli yarı kurumsal sayılacak bir firmada çalışmış/çalışan birisi olarak kendimce edindiğim bazı izlenimleri paylaşmak isterim:

Küçük Şirket Dezavantajları:

  • Yeni mezunsanız, genelde ilk iş yerleriniz daha çok patron şirketleri olduğu için iş dünyasına ilk olarak bu pencereden bakmaya başlarsınız.
  • Okulda iş hayatıyla ilgili kurduğunuz hayallerin pek de gerçekçi olmadığını anlarsınız.
  • İş tanımları net değildir, işe gittiğiniz her gün bambaşka bir işlerle meşgul olursunuz, yerine göre bu patronunuzun uçak biletini almaya kadar gider.
  • Mesai saatleriyle ilgili netlik yoktur. İş olsun olmasın, size ilk gün belirtilen saatlerde toparlanmaya başladığınız da üzerinize şimşekleri çekmeniz an meselesidir.
  • Kimse doğru düzgün iş yapmasa bile belirtilen saatin üzerinden yaklaşık 1-2 saat geçmesi için kendine farklı uğraşlar edinir.
  • İşe gidiş gelişleriniz için servis hizmeti yoktur ve toplu taşımalar kabusunuz olur.
  • İş görüşmeleri, işe alım süreci, oryantasyon aşamaları net olmayıp, ilk günlerde laptop/pc verilmediği için tüm gün boş gözlerle etrafı seyredebilirsiniz.
  • Patronunuz sizi bir kere sevmemişse, bunu kırmanız, kendinizi sevdirmeniz çok zordur. Muhtemelen o şirketle ilgili fazla bir beklenti içerisine giremezsiniz.

 

Küçük Şirketin Avantajları:

  • Çalışma ortamı kurumsal firmalara nazaran daha sıcaktır.
  • Patronunuzun isteklerini yetiştirebilmek için gerekirse sabahlara kadar ofiste çalışır, ama bir o kadar da eğlenirsiniz. Pizza partileri gece mesailerinin vazgeçilmezidir.
  • Gece ofisten son çıkan olduğunuz da şirketin açık ışıklarını kapatıp, alarmlarını kurmak da size düşer.
  • Cebinizde şirketin anahtarıyla eve gittiğiniz de çok olacaktır.
  • Eğer birazcık şanslıysanız, bu küçük şirketlerde kendinizi çok iyi yetiştirebilir, farklı konularda tecrube sahibi olabilir, kendinize olan güveninizi arttırabilirsiniz.
  • Patronunuzun güvenini kazanırsanız, artık aileye girmişsiniz demektir ve ömür boyu sürecek bir dostluğunuz olacaktır.
  • Çok iyi bir ekibe sahipseniz, karşılıklı özveriyle çok başarılı işler çıkarabilirsiniz.
  • Farklı, yeni teknolojileri işinizde kullanmanız, bu tür teknik konularda kararlar almak çok daha kolay ve hızlıdır.

Büyük Şirketin Dezavantajları:

  • ODTÜ, Boğaziçi vb. prestijli üniversitelerden mezun değilseniz, yeni mezun biri olarak bu tür firmalara doğrudan girebilmeniz çok zordur.
  • Kalabalık bir ekiple çalışıyor olmanızdan dolayı iletişim zordur.
  • Şirket sahibini genelde hiç tanımazsınız.
  • Sizinle CEO ‘nuz arasında birden fazla yönetici vardır.
  • İşler hiyerarşik ilerlediği için kararlar uzun süreçler, toplantılar sonrasında alınır.
  • Farklı konularda/ tekniklerde iş tecrubesi sahibi olmanız için uzun yıllara ihtiyacınız vardır.
  • Çoğu konuda tek başınıza karar vermezsiniz/veremezsiniz.
  • Çok sayıda elemanın çalıştığı bu şirketlerde o kadar çok kişi arasında fark edilmek, yükselmek ve hedeflediği gibi bir kariyer yapmak hiç de kolay değildir.
  • Üst yönetim için birer istatistikten ibaretsinizdir.
  • İzin almak zordur, işe geç kalmak, mola saatlerine uymamak ciddi anlamda sıkıntı yaratabilecek konulardır.
  • Resmi kıyafet giymek çoğunlukla zorunludur.

 

Büyük Şirketin Avantajları:

  • Kariyeriniz için size büyük bir referans oluşturur.
  • Sonraki iş görüşmelerinizde, sizden bahsedilirken, adnızdan önce bu firmada çalışmış diyeceklerinden emin olabilirsiniz.
  • Çalışan olarak, yan haklarınız fazladır; özel sağlık sigortası, servis hizmeti, primler, ikramiyeler vb.
  • Çalışanların eğitim planlarından sorumlu birimler var olup, sizin uygun eğitimi almanız için planlar yaparlar.
  • Çevrenize çalıştığınız firmadan dolayı hava atabilirsiniz.
  • Maaşlar düzenli olarak belirtilen tarih aralıklarında yatar.
  • İşten çıkarılma riskiniz daha azdır.
  • Çalıştığınız firmanın kapısına kilit vurma riski daha azdır.
  • İş tanımları çok nettir, her işin bir sahibi vardır ve sizden sadece kendi işinizi yapmanız beklenir. Örneğin; yazılımcı iseniz, sizden analiz yapmanız beklenmez.
  • Başınızda sürekli olarak, o iş ne oldu, ne zaman biter diyen bir patron yoktur.

 

Bu listeler daha da uzayabilir.Burada büyük ve küçük firmaların konseptlerinden çok sizin ne istediğiniz, hangisini kendiniz için doğru seçenek olarak gördüğünüz önemli hale geliyor.

Seçim sizin…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GÖLGEDE KALMIŞ İNSANLIK

Şükürlerimin olduğu günler yaşadım buralarda yokken. Hayatın anlamını sorguladığım,omuzlarımın yüklerle ağırlaştığını hissettiğim dönemlerden geçip geldim.

Hepimizin hayatında böyle dönemler var, olacak ve var oldu. Kimimizde sürekli, kimimizde bazen bazılarındaysa geçmişin bir yerlerinde.

Anne babaların çocukları için kol kanat gererken, o çocuklar gitgide büyürken, anne babaların bir o kadar hızla yaşlandığı, çocuklaştığı dönemlerden geçip geldim.

Hiç oldu mu sizin de, böyle tüm hayatınızın gözünüzün önünden geçtiği, böyle bir derin iç çektiğiniz ve büyüdüğünüzü buzlu bir suyun yüzünüze çarpılması gibi hissettiğiniz.Kendi kendinize cesaret verdiğiniz, “Kızım sakin ol, ne var bunda büyüdün artık” dediğin.

Dünyaca bambaşka bir yere gidiyoruz. Hem de freni boşalmış bir araba gibi.Dijitalleştik insanlık olarak peki daha mı mutluyuz ? Hayır aksine hiç kimse yaz tatillerinde geç saatlere kadar sokakta oynayıp, zorla eve geldikten sonra ağzını çeşmeye dayayarak kana kana su içtiği günlerdeki mutluluğa sahip değil.

Üzgünüm bu mutsuz bir yazı oldu ama hayatın bir de bu tarafı var. Tabi güzel şeyler de var.

Herşeye rağmen geriye dönüp baktığınızda iyiki hayatımda var dediğiniz insanların, eşlerin, sevgililerin olması gibi. Zaten olur da insanlık olarak daha iyi günlere ulaşabileceksek bunun ancak bir gün SEVGİ ile olabileceğine inanıyorum. Karşımızdakine karşı o kadar öfkeliyiz ki, empati yapmaktan o kadar uzağız ki ayrışmış bu şekilde katılaşmış haldeyiz. Birinin insanlara durup bi kendinize gelin artık demesi gerekiyor.Farkında değil misiniz insanlık gölgede kalmış durumda.

Gitgide cahilleşiyoruz.Yobazlaşıyoruz.Ama bir o kadar da ukalayız. Dünya sanırsın bizim etrafımızda dönüyor. Çözüm üretmiyoruz ama sürekli eleştiriyoruz. Çözüm üretmedikçe malesef sorunun bir parçası haline geliyoruz.

Hergün neden mücadele ettiklerini bilmeyen gencecik insanlarımız şehit ediliyor, ablasına ziyarete gelen üniversite öğrencilerimiz durakta otobüs beklerken patlatılıyor. İnsanların evlerine bombalar düşüyor. ve daha kötüsü bunlar süreğenleştiği için normalleşiyor.

Ozancan Akkuş mesela. neden bilmiyorum ama bu gencin ölümü beni çok etkiledi. Ailesinin o perişan halini görmeye yüreğim dayanmadı. Daha onun gibi niceleri.

Lütfen içinizdeki iyi insanı ortaya çıkarın artık. Milletçe buna ihtiyacımız var. Kolumuz bacağımız koparak ölmeyelim. Dedim ya mutsuz bir yazı oldu. üzgünüm.

 

 

 

Bir Delinin Hatıra Defteri

bir-delinin-hatira-defteri

Tek kişilik oyunlar daha zordur ve ustalık gerektirir. Eğer ki rolün hakkını veren bir oyuncuyu izliyorsanız sahnede iliklerinize kadar sanatla dolarsınız.

bir-delinin-hatira-defteri-gogol.png

Bir Delinin Hatıra Defteri, Rus yazar Gogol’un en güzel kısa hikayelerinden birisidir.Hikaye, git gide akli dengesini kaybeden bir devlet memurunun, baskıcı ülke yönetimine kafa tutması, müdürünün kızına aşık olması ve en son kendini İspanya Kralı sanmasıyla sona ermektedir.

10.-kibris-tiyatro-festivali-devam-ediyor-2012-09-25_m

Aslında konu değil hikayenin anlatılış biçimi sizi etkiliyor. Bir an kendinizi Popriçin’in hikayesinin içinde buluyorsunuz.Bir insanın gerçekle hayali nasıl karıştırdığını, sistemin bozukluğu karşısında belki de yapılması gereken en doğru şeyin delirmek olduğunu ve tüm bunlara rağmen aşkın her durumda sığınılacak bir liman bir kaçış olduğunu harika bir oyunculukla size hissettiriyor, Erdal Beşikçioğlu.

Bu oyun bir kaç farklı oyuncu tarafından sahnelenmekte biz tercihimizi Erdal Beşikçioğlundan yana yaptık, iyi ki de öyle yapmışız.

Salona girdiğimizde sahnede bir  vinçe benzeyen bir alet ve tepesinde uzanmış yatan bir adam sizi karşılıyor. Tüm oyun bu aletin üzerinde geçiyor, biraz boynunuz tutulabilir biraz da yüreğiniz ağzınıza gelebilir Erdal Bey vincin üzerinde dans ederken ama emin olun sahnede gerçekten aklını yitirmiş bir sistem kurbanını izliyorsunuz, o dönemlere vincin tepesindeki bir adam gözünden bakıyorsunuz ve düşünüyorsunuz …

timthumb

Behzat Ç, Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku gibi dizi ve filmlerden de tanıdığımız bir oyuncu Erdal Beşikçioğlu ve bu oyundaki rolüylede 2009,2010 ve 2013 yıllarında ödüller almış birisi.Seyirciye nasıl hitap edeceğini çok iyi bilen bir oyuncu. Zaman zaman oyuna sizi de dahil ediyor hatta kendisiyle gözgöze geldiğiniz birebir konuştuğunuz bile oluyor.

Oyun İstanbul’da Tatbikat Sahnesinde oynanıyor, ulaşım olarak  Beşiktaş Nispetiye Caddesinde bulunuyor fakat navigasyonla gitmek biraz zor çünkü yüksek binaların arkasında kalmış bir yer olduğu için tam konumunu bulamıyorsunuz. En azından biz yandex, google maps uygulamalarını aktif kullanan kişiler olarak sahneyi bulmakta zorlandık diyebilirim! (Neredeyse oyunu kaçırıyorduk )

bir-delinin-hatira-defteri-ankara.jpg

Oyun bittiğinde birazcık deli olmak hiç de fena değil aslında dedim. Çünkü hiç değilse kendi gerçeklerin var, gerçekten gerçek olmasalarda. Umudun var anlık olsalarda. Ve hayatın hiç de sıkıcı değil, canın ne isterse onu yapmakta özgürsün. Kalıpların yok seni yönlendiren, alabildiğine kendinsin, kendinlesin.

“Hayallerine sığmadılar diye ağaçlara küsme ve kaçma hayattan…öyle ki hayattan kaçtıkça hayatı da kaçırıyorsun… üzülmeyi bilmezsen, eğlenmeyi de öğrenemiyorsun.”

Ben şimdi buraya bir avuç cümle bırakayım, siz onları istediğiniz gibi okuyun…

Berbat bir zaman, berbat bir yer. Çatırdayan bir imparatorluğun son zamanları. Katı bir hiyerarşi, hantal bir bürokrasi, sancılı bir halk. Asker-sivil seçkinler, doğuştan ayrıcalıklı soylular ve üst düzey bürokratlar arasındaki karmaşık ilişkiler. Sınıfları kesin çizgilerle ve kalın duvarlarla birbirinden ayrılmış bir toplum. İnsanı küçülten, ezikleri daha da ezip yok eden, güçlüleri ise daha da yükseklere çıkarıp eteğine bir sürü asalağı, çıkarcıyı sülük gibi yapıştıran sistem. Sistem, sıradan insana, zenginler, soylular, ayrıcalıklılar gibi olmasını, onlar gibi yaşamasını öğütlemektedir. Ancak, rahat yaşayabilmek için yollar yaratmakla ilgilenmez. Sınıf atlama şehvetini kamçılar ama bu şehveti doyurmayı sağlayacak çareler bulmaktan kaçınır. “Zengin olmalısınız!”… “Zengin olmalısınız!”… Her gün bunu söyler sistem… Ama zengin olmanızı sağlayacak yeni işler yaratmak ona göre değildir. “Sınıf atlamak için çok çalışmalısınız ama çok çalışınca çok kazanacağınızı garanti edemeyiz!”… (Cem Emüler)

 

 

 

 

 

 

 

 

BİZİM GİBİ KADINLAR

FullSizeRender

Bizim gibi kadınları seviyorum;

Çalışıp kendi parasını kazananları, mağazanın vitrininde gördükleri bir bluzu beğenince girip içeri alabilenleri.

Sabah kalktığında, akşamdan kalan kirli tabakları telaşla bulaşık makinasına yerleştirenleri, tam evden çıkarken birşey unuttuğunu fark edip, telaşla içeri koşanları hatta birşeye takılıp düşenleri…

Ama mutluyuz biz böyle, evet hayatımız bir koşuşturmaca, iş çıkışları yetişmemiz gereken konferanslarımız var, hafta sonu kurslarımız ama bu toplumda erkeklerin yanında biz de varız yerine göre onlardan bir adım daha önde hemde.

Kadın olmamız eve hapsolmamız demek değil bizim gibiler için, eve eşimizle girip onunla birlikte çıkıyoruz, faturaları, kirayı paylaşıyoruz ve bundan tarifsiz bir mutluluk da duyuyoruz.Dışarı çıktığımızda hesabı bizim ödediğimiz de oluyor.

İşde projeyi yönetiyor olmamız, evde yemek yapmamıza engel değil, bu ikisini yapabilen erkek ise nadir işte bu sebeple biz daha güçlüyüz onlardan. Ama derdimiz bu değil, tek derdimiz hayatı paylaşmak, biz de varız diyebilmek, susmak değil gerekirse bağıra bağıra fikrimizi söylemek, yorum yapmak, beyimiz ne der diye susup bir köşede oturmak hiç değil.

Kimseyi ilgilendirmez ne zaman güleceğimiz, ne giyeceğimiz, kaç çocuk yapacağımız.

Önümüze bir iş mi geldi, zor mu, karışık mı???Güldürmeyin bizi? Kollarımızı sıvadık mı, en derinine kadar ineriz, gerekirse soyağacını çıkarırız da tek sayfalık özetle işi bağlarız. Yeter ki yapmak isteyelim.

Kabul edin hayat bizsiz çok sıkıcı. Boşuna dememiş Neşet Ertaş “Kadınlar insandır, bizler insanoğlu” diye.

Sevgi doluyuz biz, adamına düştük mü AŞK kokarız,gülümsememiz bulaşıcıdır, gittiğimiz yere götürürüz, risk alırız,bir bakışımızda dünyaları taşırız, tükenmeyiz aksine güçlenir, daha da güzelleşiriz.

Ne güzel hayallerimiz vardır bizim, içinde herkese yer olan, güzel çiçekler kokan.

Zira Kadın;

Dudaklarıyla Sevgili,

Elleriyle Anne,

Sözleriyle Dost,

Bakışlarıyla Çocuktur… (Farid Farjad)

 

 

 

 

 

 

 

 

FRİDA KAHLO

frida-diego--644x362

FRİDA KAHLO

Ressam, Diego Rivera’nın eşi, Feminist, Kominist ve AŞIK…

Sanırım yirminci yüzyıla imzasını atmış bu kadın için ifade edilebilecek ilk kelimeler bunlar olurdu.

Her bir özelliği ile ayrı bir derya olan bu özel kadın hala inanılmaz yaşam mücadelesiyle pek çoğumuza yol göstermekte.

“Bildiğim tek şey şu ki, resim yapıyorum çünkü buna ihtiyacım var.”

Macar yahudisi bir baba ve kızıldereli soyundan gelen bir annenin 4 kız çocuğundan 3. sü olarak  6 Temmuz 1907 yılında dünyaya gelen Frida, doğum tarihi olarak Meksika devriminin gerçekleştiği 7 Temmuz 1910 yılını kabul edecek kadar devrimci.

”Gün ışığını görünceye dek isyanın coşkusuyla dolup, böyle bir ateşin ortasında doğdum ben ve o gün tüm yaşamım boyunca sarıp sarmaladı beni…Çocukken bir kıvılcım gibi çıtırdardım. Büyüyünce tepeden tırnağa alev kesildim. Ben, bir devrimin kızıyım. Buna hiç şüphe yok, bir de atalarımın taptığı ihtiyar ateş tanrısının!”

6 yaşındayken geçirdiği çocuk felci nedeniyle bir bacağı diğerinden daha zayıf kalmış ve yürüşü aksakmış bu sebeple çocukken arkadaşları “Tahta Bacak Frida” diye seslenmişler ona. Ama hayatındaki yüzlerce sağlık sorunlarının ilkiymiş bu daha.

frieda3ansfklsnak.jpg

Babası hep bir erkek çocuğu olsun istemiş fakat 4 kızı olmuş. Frida ise babasının bu isteğini gerçekleştirmek istercesine erkek çocuk gibi davranmayı, erkek kıyafetleri giymeyi sevmiş hep.

Frida-Kahlo-erkek

Dönemin en iyi eğitimini veren Ulusal Hazırlık Okulunda okuyan Frida’nın karakterinin şekillenmesinde burada aldığı eğitimin büyük etkisi olduğu söylenir.

Derken hayatı boyunca peşini bırakmayacak olan sağlık sorunlarının startını veren o korkunç trafik kazası gerçekleşir.

Okuldan eve dönerken erkek arkadaşıyla birlikte bindiği otobüs tramvayla çarpışır ve çok kişinin öldüğü kazada, trenin demir çubuklarından birisi Frida’nın sol kalçasından girip leğen kemiğinden çıkmıştı. Kazadan sonra tüm hayatı korseler, hastaneler ve doktorlar arasında geçecek; omurgası ve sağ bacağında dinmeyen bir acıyla yaşayacak, 32 kez ameliyat edilecek ve çocuk felci nedeniyle sakat olan sağ bacağı 1954’te kangren yüzünden kesilecektir. (Aşağıdaki resim, Frida’nın hayatını anlatan filmden alınmıştır.)

kaza1.png

Bu kadını özel yapan şeylerden birisi de mücadeleci olması diyebilirim.Vazgeçmemesi, hayatı boyunca bu kazadan dolayı çekeceği acılara rağmen girdiği her ortamda neşesini, sıcaklığını da götürmesi, onun için üzülen insanlara aslında onun üzülmesi ve ne kadar da mutsuzsunuz böyle diyebilmesidir.

“Tuhaf bir çarpışmaydı bu; şiddetli değil, ağır ve yavaştı, herkesi sarstı, beni daha çok sarstı. İnsanın, çarpışmanın farkına vardığı, ağladığı doğru değil. Gözümden tek damla yaş akmadı ve demir çubuk, kılıcın boğayı delmesi gibi beni de deldi geçti.”

Resimle tanışması da bu kazadan sonra oldu. Yatağa bağımlı hale geldiğinde sıkılmaması için ailesinin ona tuval alması, yatağının tepesine ayna yerleştirmesi ve onun acılarıyla baş etmek için aynada gördüğü kendini resmetmesiyle başladı sanat yolculuğu.

”Bir defa, seçme şansım yoktu. Ve aslında pek de önem vermeksizin resim yapmaya başladım. Böylece bana eziyet edip, her an beni sorgulayacak, az kalsın kimliğimi elimden alacak olan aynadan görüntüyü çaldım.”

unlu_ressam_fridanin_dolabi_50_yil_sonra_acildi_dolaptan_cikanlar_sok_etti_h38561

Onun resimleri sürrealist kabul edilir ama o bunu kesinlikle reddetmektedir ve gerçeğin ta kendisidir resmettiklerim demektedir. Bana kalırsa kesinlikle Frida ile aynı fikirdeyim. Evet resimleri herkesin anlayacağı gerçeklikte değil, fakat o uzun süre yatağının tavanındaki aynaya bakarak kendini izlemiş birisi işte “Kendi portremi resmediyorum, çünkü çoğunlukla yalnızım, çünkü en iyi tanıdığım insanım” bu sözü de bunun kanıtıdır bence. O kendisiyle yeterince konuşmuş, kendisini yeterince dinlemiş bir kadındır ve tüm resimlerinde kendini anlatmıştır, bir otoportredir onun resimleri hepsinde kendisinin olduğu.

Without-Hope.jpg

Bu resminde yatağa bağımlı haldeyken ailesinin kemik gelişimine faydası olur düşüncesiyle yedirdiği sakatatları resmetmiştir.

Ve Frida’nın hikayesindeki başrol oyuncusu olan  DİEGO RİVERA

frida-diego_foto

Frida çok çok güzel bir kadın değildi ama özel bir kadındı, ve tam olarak bir aşk kadınıydı.

Ünlü bir ressam olan Diego ile resimlerini göstermek amacıyla tanışmış ilişkileri dostluğa dönüşmüş sonrasında ise evliliğe.

Kendisinden yirmi bir yaş büyüktü Diego. İki kez evlenmişti, çocukları vardı. Çapkınlığı ve sadakatsizliği ile tanınırdı.  Birçok kişi gibi Frida’nın annesi de evliliğe karşı çıkıyor,  aralarındaki ilişkiyi bir güvercin ile filin birlikteliğine benzetiyordu.

fft2mm464873.jpg

Evli kaldıkları süre boyunca ikisi de birbirini defalarca kez aldatmış ama birbirlerinden yine de vazgeçememişlerdir. Frida, Diego’yu sevmiş, bu sebeple eşinin sadakatsizliklerine hep göz yummuş fakat bu onu hep paramparça etmiştir.

Frida, geçirdiği kazadan dolayı çocuk sahibi olamamış bu da evliliklerinde pürüzlerden bir diğeri olmuştur. Çift daha fazla evli kalamamış ve boşanmıştır. Bu boşanmada, Diego’nun Frida’yı kız kardeşi ile aldatmasının büyük rolü olmuştur. Tam da bu dönemde Frida şöyle demiştir:

Hayatımda iki büyük kaza geçirdim; biri Diego’ydu ve diğerinde ise bir tren az daha beni öldürüyordu. Diego kesinlikle çok daha yıkıcıydı

Fakat bu ayrılıkları sadece 1 yıl sürmüş sonrasında tekrar evlenerek, Frida’nın çocukluğunun geçtiği Mavi Ev’e yerleşmişlerdir. Bu evde Rus devriminin önde gelen isimlerinden biri olan Lev Troçki‘yi bir süre eşiyle birlikte misafir etmişlerdir. Bu süre içerisinde Frida’nın Troçki ile ilişkisi olmuş, aralarındaki ilişkiyi Troçki’nin eşinin farketmesi üzerine Frida, Troçki’den ayrılmıştır.

Frida-Kahlo-ve-Marksist-Yahudi-Leon-Trotsky-Mexico-1937

Farklı olmak demek toplum ne der demeyi bırakmak, içinden geldiği gibi olmak, davranmak demek ise bu cümlenin vücut bulmuş haliydi Frida.Sürekli olarak sırtını desteklemek için çelik ve alçı karışımı bir korse kullanmasına karşın parlak renklerde, geleneksel kıyafetler giyer, asla makyajsız dolaşmaz ve onunla özdeşleşen bıyığını ve bitişik kaşlarını aldırtmaz aksine daha da koyu renkle boyardı.

Hayatının son dönemlerinde kangren olduğu için kesilen sağ bacağı, dinmeyen ağrıları için aldığı morfinler onu yine yatağa bağımlı hale getirmişti. Ülkesi Meksika’da açtığı ilk ve son sergisine gitmesine doktoru izin vermemiş olmasına rağmen yatağıyla birlikte sergisine giderek, bir kere daha kendisine hayran bırakmıştır herkesi.

Vasiyeti üzerine hayattayken yeterince yattım, öldüümde yakılmak istiyorum dediği için, bedeni yakılmış, külleri ise çocukluğunun geçtiği şimdi ise müze olan Mavi Ev’de tutulmaktadır.

Eserlerinden Bazıları

139963500889594170_Q5RCJ7EI_c.jpg

Frida Bu resmini, eşi Diego ablasıyla kendisini aldattığını öğrendiği zaman çizmiştir.

Frida-Kahlo-Henry-Ford-Hospital-1932.jpg

Bu resmi, ilk bebeğini düşürdüğünde çizmiştir.

the-two-fridas.jpg

Bu resminde sağ taraftaki Avrupalı Frida, sol taraftaki ise Meksikalı Frida olup, elindeki armada ise, eşi Diego’nun çocukluk resmi vardır.

6b4f8bf066a9d0370bfbe83ff4896d1c.jpg

Bu resminde ise kırık kemiklerinin iyileşmesi için 5 ay boyunca giydiği çelik korsede kendini resmetmiştir.

 

 

 

 

Sunay Akın’la Görçek

sunay-akin-ile-gorcek-770x470
Saçak altina siginmis
göçmen kusun
kar tanecikleri arasinda
düsen beyaz tüyünü de
görebilmekIste
sevmek

 

SUNAY AKIN

Sunay Akın, geçen cuma akşamı gösterisinde bizlere harika anlar yaşattı. Gösteri sonunda eşimle uzunca bir süre konuşmadık, çünkü biz hala o hikayeler arasında geçmişimize bakıyorduk.

Ve sarsılmıştık birazda. O an hissettiklerimiz sözcüklere dökülseydi sanırım şunlar olurdu,

hani bilinçliyiz, okuyoruz ya aslında bildiklerimiz, bilmediklerimizin sonsuzluğu karşısında çok aciz, küçük ve yetersiz. Cahilliğimiz karşısında adeta dehşete düştük ikimizde.

Sunay Akın’ın da dediği gibi milletçe alzheimer olmuştuk.

Aslında kafamızı dışarıdan bir türlü içeriye çeviremediğimiz için kendimizin, üzerinde yaşadığımız toprakların hikayelerine ne kadar da yabancıydık.

Karanlık her yerdeydi, eğer sen elindeki ışığın farkına varırsan gittiğin her yer zaten aydınlanırdı, karanlıkları bir başkası değil, sen elindeki ışıkla aydınlatabilirdin.

Terzi Tuncay‘ın orta düğmesiydi o ne de olsa…

Çok şanslıydık ki onu izleyenler arasında annesi ve babası da vardı ve biz izleyiciler olarak o çok değerli iki insana teşekkür edebildik.

Teşekkür edebildik çünkü, Terzi Tuncay memleketi Trabzon’dan İstanbul’a ailesiyle birlikte geldiğinde onları ilk olarak  İstanbul Arkeoloji Müzesi‘ne götürmüş. Nerden geldiğini bilmeyen bir millet, nereye gideceğini de bilemez ne de olsa.

ARKEOL1.jpg

Gösterideki şu sözler beni çok etkiledi. Sunay Bey’e bir hocası şöyle demiş;

Sunay bırak herşeyi de her insanın bu dünyada bir fotoğraf hakkı vardır. Şu koskoca bir ömür harcadığımız dünyada sadece bir fotoğraf. Daha kötüsü ise o fotoğrafın nerde, ne zaman çekileceğini asla bilemezsin. Düşünsene, sen ölüp gideceksin ve senden geriye sadece o lanet fotoğraf kalacak. O yüzden dikkat et Sunay dikkat et!!

Aklınız alabiliyor mu bu cümleyi, ben dehşete düştüm. Ve Sunay Bey diyor ki, işte benim tek derdim fotoğraf karesinde çok iyi çıkabilmek!

Ya biz???

 

Sunay Akın’ın gösteri boyunca bahsettiği konular özetle şöyleydi;

  • Oyuncak Müzesi : Bence bu müze başlı başına bir yazı konusu olmalı, haksızlık etmek istemiyorum. Aslında burada kısaca bahsedeceğim konuların hepsi aynı derinlikte.

Sunay Akın denilince ilk akla gelen Oyuncak Müzesidir. Müze çocuk bayramında yani 23 Nisan 2005 yılında kurulmuş, içerisinde 1700’lü yıllardan günümüze kadar uzanan çok değerli oyuncaklar sergilenmektedir. Oyuncakları bizzat Sunay Akın antikacıların açık arttırmalarından toplamıştır. Bu müze dünyadaki çocuk müzeleri arasında ülkemizin de yerini almasını sağlamıştır, ne büyük bir gurur değil mi?

istanbul-oyuncak-muzesi-01-e1401904400115.jpg

  • Orville Wright, Yuri Gagarin ve Neil Armstrong : Dünyada ilk kez uçakla uçan kişi, yerden sadece 70 cm yükselebilen Orville Wright idi. Etrafındaki herkes onunla dalga  geçti, “Oğlum Orville seni havaya atsak daha yükseğe uçarsın” dediler, ama o yılmadı, pes etmedi, biliyordu, inanıyordu bu mümkündü.
  • Yuri Gagarin ise 12 Nisan 1961’de açık uzaya çıkarak Dünya yörüngesinde tur attı ve bu başarısıyla uzay çağını başlatan kişiydi.

Yuri_Gagarin_1

  • Neil Armstrong ise 20 Temmuz 1969 tarihinde Apollo 11 ile yaptığı ay yolculuğunda aya ilk ayak basan insan oldu.Ay üzerinde yaptığı yürüyüşte ilk söylediği ve tarihe geçen cümle şudur:
    [Bir] insan için küçük, insanlık için dev bir adım.
    That’s one small step for [a] man, one giant leap for mankind
    640px-Neil_Armstrong_pose.jpg

Yukarıdaki 3 insan 70 cm den başlayarak bugünkü durumuna geldi. Nasıl mı?

İnanarak, vazgeçmeyerek.

  • Sunay Akın’ın bahsettiği bir diğer konu ise, Anıtkabir’in inşaa edilmesiyle ilgiliydi.Prof. Dr. Emin Onat ve Doç. Dr. Ahmet Orhan Arda tarafından hazırlanan Anıtkabir projesi düzenlenen yarışmadan birincilikle çıkmış ve 1953 yılında tamamlanmıştır. ATA’nın mezarına doğru giden yolda sizler karşılayan aslan heykellerinin yapıldığı taşlar özel olarak Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinden getirilmiştir.Bu heykellerden yontmaları için o dönemin en iyi taş ustaları getirilmişken Emin Onat hepsini geri göndermiştir, ve bu işten anlasın anlamasın sadece nüfus cüzdanında doğum yeri Kayseri/Ağırnas kasabası olan gönüllü işçileri istemiş onlara yaptırmıştır heykelleri. Neden mi?

Ağırnas köyü Kayseri’ye bağlı bir kasaba olup, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi mimarı kabul edilen Mimar Sinan’ın doğduğu köydür de ondan.

140413 RIZA 005_1024x734

  • Kurtuluş savaşında kağnıların rolünü hepimiz çok iyi biliriz. Dedelerimiz cephede savaşırken, ninelerimiz ellerinden tuttukları yalın ayak çocuklarıyla birlikte cepheye mermileri kağnılarla taşımışlardır. 1930’lu yıllarda Eskişehir’de üretilmeye başlanan helikopter ve uçakların üzerinde kağnı resmi vardır. Bu sembol özellikle seçilmiştir ki, milletçe bugünlerimizi/o günlerimizi kimlere borçlu olduğumuzu unutmayalım diye.

11

  • Osman Hamdi Bey; hepimiz O’nu modernleşmenin ağır adımlarını resmettiği Kaplumbağa Terbiyecisi tablosu ile biliriz fakat birçoğumuz O’nun ülkemizin tarihi ve arkeolojik hafızasının oluşturması açısından yaptıklarının bilgisine sahip değilizdir. İmparatorluğun son yıllarında tarihi ve arkeolojik eserler yurtdışına kaçırılırken Hamdi Bey bu esrelerin kurtarılması ve hak ettikleri değer verilerek korunması ve sergilemesi için mücadele vermiş ve bugün özellikle İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde binlerce yıl öncesinden kalmış birbirinden değerli eserlerin bizlere kadar ulaşmasını sağlamıştır. Kendisi aynı zamanda Kadıköy’ün ilk belediye başkanı olmuştur.
  • Osman_Hamdi_Bey_-_The_Tortoise_Trainer_-_Google_Art_Project.jpg

Sunay Akın gösterisinde daha bunun gibi nice harika olaylardan, tarihimzden bahsetti. Daha fazla gösteri hakkında açıklama yapmak istemiyorum ve şiddetle tavsiye ediyorum.

İpuçları:

  • Gösterinin adı neden Sunay Akın ile GÖRÇEK. Buradaki GÖRÇEK kelimesinin anlamı nedir?
  • Selfie ilk Avrupada mı bulundu sizce?
  • Anıtkabir’in şimdiki yerinin neresi olacağı kararı nasıl verildi?
  • Abidin Dino ile Anıtkabir arasında ne gibi bir alaka vardır?
  • Muhsin Ertuğrul gibi bir büyük tiyatrocuyu bize kazandıran hangi çocukluk anısıdır?
  • Sunay Akın’ın imza gününe gelen sanatçı kimdir?
  • Melih Cevdet ANDAY’ın soyadı nereden gelmektedir?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DİBİ GÖRDÜK, DAĞILABİLİRİZ

Hayatta öyle anlar vardır ki, yaşanmaması için susarsınız, kenara çekilirsiniz, idare edersiniz,ama dersiniz ama, etrafta bir sürü siniz, siniz, siniz…

Ve sonra olması gereken olur. Çünkü olması gerekiyor, diğer türlü eksile eksile sadece günü kurtarmak adına çabalarsınız, yaşarsınız.

İş hayatı çok garip, ya da ben iş hayatına uygun bir insan değilim, günün sonunda vardığım nokta buydu.

Çünkü yöneticileriniz ve içinde olduğunuz bu sistem sizden işlerinizi kendinizi vererek değil, kararında yapmanızı söyler. Ya da benim karşıma çıkanlar öyleydi. Mesai başlayınca iş başlar, önünüze gelen işi acele etmeden, sorgulamadan, bir sonraki adımı düşünmeden içinize sinmeyen bir şeyler varsa umursamadan yapmalısınız.

Eğer tersini yapıyorsanız, yani, araştırıyorsanız, her önünüze geleni olduğu gibi kabullenmeyip sorguluyorsanız, sonrasını hesap ediyorsanız, üzgünüm Yanlış Yoldasınız.

Çünkü bu şekilde çalışan insanlara karşı iş dünyası çok acımasız.Çünkü siz farklısınız, diğerlerinin düzenini bozuyorsunuz. Konuları gereksiz yere uzatıyorsunuzdur.

Bir de şöyle bir açı var; yapabiliyorsanız duruncaya kadar iş yüklerler size Neden? Çünkü Yapabiliyorsunuzdur!!!!

Hal böyle olunca, en ufak bir hata yapmaya, tek satırlık eksiklik yapmaya hakkınız yoktur. Eğer yaparsanız Bittiniz demektir!!!

İnsanlar olanca gücüyle üzerinize gelir.

Peki, bu durumda özverili çalışmak kötü bir şey!!!! Ben yanlış anlamadım dimi Evet Kötü Bir şey. Sonuçta işi asıl sorun eden taraf hasır altı edilir öncesinde ya da sonrasında iş sizdeyse vay halinize ki vay.

Ben bu aralar doğrularımı kaybettim. Geçmişte yoldaşlık ettiklerimden artık çok ayrı pencerelerden baktığımı anladım. Bir zamanlar aynı gökyüzüne bakabiliyorken artık yolların çoktan ayrılmış olduğunu gördüm.

Nokta.

 

 

 

 

 

BERLİN’DE HAKİMLER VAR!!

DEĞİRMEN

 

Sunay Akın gibiler iyi ki var. Bizi kendimize getiren, eksikliklerimizi yüzümüze vuran, bize tarihimizi anlatan, gençler “BİLGİ” Neydi? diyen…

Sunay Akın Hikayeleri programında dinlediğim ve beni çok etkileyen Berlin’de yaşanan bir hikayeden bahsetmek istiyorum.

Hikaye şöyle;

Kral Frederic güçlü bir kraldır. Bir tepede gördüğü muhteşem manzaralı bir alanı saray yapmak için kendisine ister. Fakat orada bir değirmen vardır. Eski bir değirmen. Kralın askerleri hemen değirmenciye bu durumu bildirirler. Değirmenci :

– Satılık değildir. der

Satmamakta ısrarlıdır.Değirmenci benim satılık malım yok der inatçı ve aksidir. Askerleri kovalar. Kral yanına çağırtır.

Kral Frederic :

– Galiba askerlerim doğru aktaramamışlar. Ben bulunduğunuz alana saray yaptırmak istiyorum. Kaç paradır değeri.

Değirmenci:

– Ben değirmenimi satmıyorum. Burası bana babamdan hatıra. babama da dedemden hatıra. Bahçesinde ikisinin de mezarı var. ben de öldüğümde oğluma bırakacağım.

Etraftaki askerler tedirgin bir şekilde değirmencinin kafayı yediğini düşünür. Korku dolu salonun içinde korkusuz tek kişi değirmenci olsa gerek. Kralı bu tavrıyla daha da sinirlendirmiştir.

Kral Frederic:

– Delirdin mi sen. sana vereceğim parayla onun gibi yüzlerce değirmen yaptırırsın.

Değirmenci:

– Siz de ülkenin her yerine yüzlerce saray yaptırabilirsiniz.

Kral Frederic :

– Be adam senin karşında koskoca kral var. Bana karşımı geliyorsun. Öyleyse zorla alırım.

Değirmenci:

-Hayır Alamazsınız.

Kral aldığı cevapla şaşkınlığını koruyamaz. Ne olduğunu anlamaya çalışırken Değirmenci devam eder.

“Alamazsınız Çünkü Berlin’de Hakimler Var.”

Değirmencinin bu sözü adaletin simgesi olmuş bir çok hukuk kitaplarında ders olarak verilmiştir. Bu hikayeyi bilmeyen hukukçu yoktur. Değirmencinin bu sözü Kralın çok hoşuna gider. Adalete hakimlere olan güveni anlar bu sözde. öyle ki Kral da olsa adalet var bu ülkede diye düşünüldüğünü görmek onu mutlu eder.

Sonuç olarak Değirmen yerinde kalmış hemen yanına sarayı yaptırmıştır.

Bu olaydan yıllar sonra, Osmanlı Heyeti bir toplantı için Almanya ziyaretinde bulunmuştur. Bu ziyaret sırasında bu hikayeden bahsedilir ve Osmanlı heyeti içindeki genç subaylardan sadece birisinin ilgisini çeker. Merak eder ve bu sarayı görmek ister, gruptaki arkadaşlarına sorar fakat diğerleri daha sosyal aktiviteler varken, gidip bu sarayı görmeyi istemezler.

O genç subay o hikayedeki sarayı görmekte ısrarlıdır. Bir tek o merak eder bu adaletin simgesi olmuş yeri görmeyi. Değirmencinin değirmenini ve sarayı görmek için çıkar. Orayı bulur ve karşısına geçip seyreder bu müthiş yapıları. Saraya değirmencinin adı verilmiştir yani Sans Souci Sarayı. Ve sarayı görmekte bu kadar ısrarcı olan genç subay ise, ilerde “Yüzyılın Ayakta Kalan Tek Lideri” dediğimiz Mustafa Kemal’dir. 

Neden ona Yüzyılın Ayakta Kalan Tek Lideri deniyor, şimdi daha iyi anladınız mı?