Andrei Tarkovsky-Bir Delinin Haykırışı

 

“İçimde hangi adam konuşuyor?
Hem aklımda, hem bedenimde aynı anda ayrılamam. Bu yüzden tek kişi olamıyorum.
Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum. 
Fazla büyük usta kalmadı. Zamanımızın gerçek kötülüğü budur. 
Kalbin yolları, gölgelerle kaplanmış. 

Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz.
Okul duvarları, asfalt ve refah reklamlarının uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere, böceklerin vızıltıları girmeli. 
Her birimizin gözlerini ve kulaklarını, büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız. 
Birileri pramitleri yapacağımızı haykırmalı. Yapamamamızın bir önemi yok, o isteği beslemeliyiz.
Ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz, sınırsız bir çarşaf gibi.

Dünyanın ilerlemesini istiyorsanız el ele vermeliyiz. Sözüm ona sağlıklıları, sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.
Siz sağlıklı olanlar, sağlığınız ne anlama gelir? İnsanoğlunun bütün gözleri, içine daldığımız çukura bakıyor. 
Özgürlük faydasızdır eğer gözlerimizin içine bakmaya, yemeye, içmeye ve birbirimizle yatmaya cesaretiniz yoksa. 
Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler, sözüm ona sağlıklı olanlardır.

İnsanoğlu dinle !

Senin içinde su, ateş ve sonra kül ve küllerin içindeki kemikler…
Kemikler ve küller…

Gerçekliğin içinde veya hayalimde değilken ben neredeydim?

İşte yeni anlaşmam:

Geceleri güneşli olmalı ve Ağustos da karlı. 
Büyük şeyler sona erer, küçük şeyler baki kalır.
Toplum böyle parçalanmaktansa, yeniden bir araya gelmeli.
Sadece doğaya bak, hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin. 
Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz
Yanlış tarafa döndüğümüz noktaya.
Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz, suları kirletmeden.

Deli bir adam size, kendinizden utanmanızı söylüyorsa, ne biçim bir dünyadır burası?

Anne, başının etrafında dolaşan ve sen güldükçe berraklaşan o hafif şey havaymış…”

Dinlediğimden beridir beni etkisi altına alan Andrei Tarkovsky’nin Nostalghia(Nostalji) filmindeki en etkileyici sahnesini sizlerde izleyin, okuyun istedim.

Cümlelerdeki gerçeklik, sitem, serzeniş ne kadar sert çarpıyor yüzümüze değil mi, her bir kelimesi dibine kadar haklı ve sarsıcı.

İyi Seyirler…

Kağıt Yoksa Çarşafa Yazsınlar/Tüy Kalemler

Pişmanlık alışkanlığın öldürdüğü geçici bir duygudur. İşlenilen tek bir cinayet vicdanımızı sızlatabilir. Ama cinayet çoğalınca, onlarca yüzlerce kez tekrarlanınca vicdan susar.

Nefes almak için ne yaparsınız???

Hayır hayır onu sormuyorum, insan olarak bir birey olarak nefes almak için neler yaparsınız?

Siz düşünün bu soruyu biraz.

Ben tiyotraya giderim ve iliklerime kadar nefes aldığımı, oksijenle dolduğumu, yenilendiğimi, kendime geldiğimi daha çok kendim olduğumu ancak o zaman anlarım.Günümüzün en az 8-10 saati işte, trafikte geçiyor. Koşuşturmacalar, hazırlanmalar hep var.Stres desen artık olmazsa olmazımız, yani bir durup dinlenmek lazım ki direnebilelim, daha da ilerleyebilelim, dayanabilelim.

Bunları şunun için yazıyorum, tiyatroya gidin, kendinizi, eşinizi, arkadaşlarınızı bir de başkalarının gözünden sahnede izleyin. Seneler hatta çağlar öncesindekilerin dertlerini, savaşlarını, mutluluklarını görün.

Bu dünyada babana bile güvenmeyeceksin. Sizin tanrınız oğlunu çarmıha gerdiyse; kim bilir bana ne yapar?

Bu girişten sonra geçenlerde izlediğim ve bana tiyatro budur, böyle oynanır, bir kitap ancak okuyormuşcasına böyle sahnelenir dediğim TÜY KALEMLER‘den biraz bahsetmek istiyorum.

quills-slider

Ne iş yapıyorsa yapsın en iyisini yapan insanlara her zaman saygı duymuşumdur. Çöpcülük de yapsan, şirket de yönetsen en iyisini yapanlardan olmak gerek. Erdal Beşikçioğlu‘da oyunculukda özellikle tiyatroda en iyilerden bana göre.

“Bir sona geldiğin için ağlama, onu yaşadığın için gülümse.”

Oyunun konusuna gelecek olursam; Marquis de Sade, sadizm kelimesinin isim babası olan, fransız edebiyatçının hayatının bir bölümünün anlatıldığı sarsıcı bir hikaye.

jean-baptiste_francois_joseph_de_sade

Hayatının 29 yılını hapishane, 13 yılını ise akıl hastanesinde geçiren, aykırı görüşleri, rahatsız edici fikirleri olan bir adam. Haliyle her dönem yazdıklarından sorumlu tutulmuş ve cezalandırılmak istenmiş hep.

Özellikle ahlak kurallarına kafa tutuşu, neyin kime göre doğru olduğunu olması gerektiğini kim nasıl belirleyebilir diyen birisi, hikayeleri derinden sarsıcı ve keskin.

Marquis de Sade’nin hayata bakışı, hikayelerinden ziyade yazdıklarının engellenmek istenmesi, insanların farklılıklarının bastırılmak istenmesi, resmen yazamaması için insanlık dışı engellemelere maruz bırakılmasının anlatıldığı bu oyun beni çok etkiledi.

c3rgje1waaaog72

Bir kitap okuyormuş gibi tüm detayların düşünüldüğü, kostümlerin, müziğin, eşyaların üzerinde de büyük emek verildiği, çok önemsenmeyen bu tür detayların izleyiciyi oyunun içine almak için nasıl da önemli olduğunu bir kere daha gözler önüne seriyor bu oyun.

Kendinizi düşünün yapmaktan çok zevk aldığınız, tutkunu olduğunuz bir özeliğiniz??Çoğumuz böyle bir özelliği olup olmadığını bile bilmez. Ya bu özelliğinizi bulmuşsanız, ve bu tutkunuz aslında öyle çok da normal kabul edilmeyen hatta sakıncalı birşeyse!!! Ne yaparsınız vazmıgeçersiniz? Yoksa tüm yasaklanmalara rağmen ısrarla devam mı edersiniz?

maxresdefault

Bu oyunda kendisinin yazma yeteneğini keşfetmiş, bu tutkusunu durduramayan, ne olursa olsun tekrarlamak isteyen fakat bu tutkusu sapkınlık olarak kabul edilen bir adamın akıl hastanesinde geçen hikayesine şahit olacaksınız, o kadar ki yazamasın diye tüy kalemlerine, kağıtlarına el konulunca hikayelerini kanıyla çarşaflara yazacak kadar tutkulu bir edebiyatçının sarsıcı hayatına bakacaksınız.

Bir Delinin Hatıra Defteri

Tek kişilik oyunlar daha zordur ve ustalık gerektirir. Eğer ki rolün hakkını veren bir oyuncuyu izliyorsanız sahnede iliklerinize kadar sanatla dolarsınız.

bir-delinin-hatira-defteri-gogol.png

Bir Delinin Hatıra Defteri, Rus yazar Gogol’un en güzel kısa hikayelerinden birisidir.Hikaye, git gide akli dengesini kaybeden bir devlet memurunun, baskıcı ülke yönetimine kafa tutması, müdürünün kızına aşık olması ve en son kendini İspanya Kralı sanmasıyla sona ermektedir.

10.-kibris-tiyatro-festivali-devam-ediyor-2012-09-25_m

Aslında konu değil hikayenin anlatılış biçimi sizi etkiliyor. Bir an kendinizi Popriçin’in hikayesinin içinde buluyorsunuz.Bir insanın gerçekle hayali nasıl karıştırdığını, sistemin bozukluğu karşısında belki de yapılması gereken en doğru şeyin delirmek olduğunu ve tüm bunlara rağmen aşkın her durumda sığınılacak bir liman bir kaçış olduğunu harika bir oyunculukla size hissettiriyor, Erdal Beşikçioğlu.

Bu oyun bir kaç farklı oyuncu tarafından sahnelenmekte biz tercihimizi Erdal Beşikçioğlundan yana yaptık, iyi ki de öyle yapmışız.

Salona girdiğimizde sahnede bir  vinçe benzeyen bir alet ve tepesinde uzanmış yatan bir adam sizi karşılıyor. Tüm oyun bu aletin üzerinde geçiyor, biraz boynunuz tutulabilir biraz da yüreğiniz ağzınıza gelebilir Erdal Bey vincin üzerinde dans ederken ama emin olun sahnede gerçekten aklını yitirmiş bir sistem kurbanını izliyorsunuz, o dönemlere vincin tepesindeki bir adam gözünden bakıyorsunuz ve düşünüyorsunuz …

timthumb

Behzat Ç, Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku gibi dizi ve filmlerden de tanıdığımız bir oyuncu Erdal Beşikçioğlu ve bu oyundaki rolüylede 2009,2010 ve 2013 yıllarında ödüller almış birisi.Seyirciye nasıl hitap edeceğini çok iyi bilen bir oyuncu. Zaman zaman oyuna sizi de dahil ediyor hatta kendisiyle gözgöze geldiğiniz birebir konuştuğunuz bile oluyor.

Oyun İstanbul’da Tatbikat Sahnesinde oynanıyor, ulaşım olarak  Beşiktaş Nispetiye Caddesinde bulunuyor fakat navigasyonla gitmek biraz zor çünkü yüksek binaların arkasında kalmış bir yer olduğu için tam konumunu bulamıyorsunuz. En azından biz yandex, google maps uygulamalarını aktif kullanan kişiler olarak sahneyi bulmakta zorlandık diyebilirim! (Neredeyse oyunu kaçırıyorduk )

bir-delinin-hatira-defteri-ankara.jpg

Oyun bittiğinde birazcık deli olmak hiç de fena değil aslında dedim. Çünkü hiç değilse kendi gerçeklerin var, gerçekten gerçek olmasalarda. Umudun var anlık olsalarda. Ve hayatın hiç de sıkıcı değil, canın ne isterse onu yapmakta özgürsün. Kalıpların yok seni yönlendiren, alabildiğine kendinsin, kendinlesin.

“Hayallerine sığmadılar diye ağaçlara küsme ve kaçma hayattan…öyle ki hayattan kaçtıkça hayatı da kaçırıyorsun… üzülmeyi bilmezsen, eğlenmeyi de öğrenemiyorsun.”

Ben şimdi buraya bir avuç cümle bırakayım, siz onları istediğiniz gibi okuyun…

Berbat bir zaman, berbat bir yer. Çatırdayan bir imparatorluğun son zamanları. Katı bir hiyerarşi, hantal bir bürokrasi, sancılı bir halk. Asker-sivil seçkinler, doğuştan ayrıcalıklı soylular ve üst düzey bürokratlar arasındaki karmaşık ilişkiler. Sınıfları kesin çizgilerle ve kalın duvarlarla birbirinden ayrılmış bir toplum. İnsanı küçülten, ezikleri daha da ezip yok eden, güçlüleri ise daha da yükseklere çıkarıp eteğine bir sürü asalağı, çıkarcıyı sülük gibi yapıştıran sistem. Sistem, sıradan insana, zenginler, soylular, ayrıcalıklılar gibi olmasını, onlar gibi yaşamasını öğütlemektedir. Ancak, rahat yaşayabilmek için yollar yaratmakla ilgilenmez. Sınıf atlama şehvetini kamçılar ama bu şehveti doyurmayı sağlayacak çareler bulmaktan kaçınır. “Zengin olmalısınız!”… “Zengin olmalısınız!”… Her gün bunu söyler sistem… Ama zengin olmanızı sağlayacak yeni işler yaratmak ona göre değildir. “Sınıf atlamak için çok çalışmalısınız ama çok çalışınca çok kazanacağınızı garanti edemeyiz!”… (Cem Emüler)

 

 

 

 

 

 

 

 

FRİDA KAHLO

FRİDA KAHLO

Ressam, Diego Rivera’nın eşi, Feminist, Kominist ve AŞIK…

Sanırım yirminci yüzyıla imzasını atmış bu kadın için ifade edilebilecek ilk kelimeler bunlar olurdu.

Her bir özelliği ile ayrı bir derya olan bu özel kadın hala inanılmaz yaşam mücadelesiyle pek çoğumuza yol göstermekte.

“Bildiğim tek şey şu ki, resim yapıyorum çünkü buna ihtiyacım var.”

Macar yahudisi bir baba ve kızıldereli soyundan gelen bir annenin 4 kız çocuğundan 3. sü olarak  6 Temmuz 1907 yılında dünyaya gelen Frida, doğum tarihi olarak Meksika devriminin gerçekleştiği 7 Temmuz 1910 yılını kabul edecek kadar devrimci.

”Gün ışığını görünceye dek isyanın coşkusuyla dolup, böyle bir ateşin ortasında doğdum ben ve o gün tüm yaşamım boyunca sarıp sarmaladı beni…Çocukken bir kıvılcım gibi çıtırdardım. Büyüyünce tepeden tırnağa alev kesildim. Ben, bir devrimin kızıyım. Buna hiç şüphe yok, bir de atalarımın taptığı ihtiyar ateş tanrısının!”

6 yaşındayken geçirdiği çocuk felci nedeniyle bir bacağı diğerinden daha zayıf kalmış ve yürüşü aksakmış bu sebeple çocukken arkadaşları “Tahta Bacak Frida” diye seslenmişler ona. Ama hayatındaki yüzlerce sağlık sorunlarının ilkiymiş bu daha.

frieda3ansfklsnak.jpg

Babası hep bir erkek çocuğu olsun istemiş fakat 4 kızı olmuş. Frida ise babasının bu isteğini gerçekleştirmek istercesine erkek çocuk gibi davranmayı, erkek kıyafetleri giymeyi sevmiş hep.

Frida-Kahlo-erkek

Dönemin en iyi eğitimini veren Ulusal Hazırlık Okulunda okuyan Frida’nın karakterinin şekillenmesinde burada aldığı eğitimin büyük etkisi olduğu söylenir.

Derken hayatı boyunca peşini bırakmayacak olan sağlık sorunlarının startını veren o korkunç trafik kazası gerçekleşir.

Okuldan eve dönerken erkek arkadaşıyla birlikte bindiği otobüs tramvayla çarpışır ve çok kişinin öldüğü kazada, trenin demir çubuklarından birisi Frida’nın sol kalçasından girip leğen kemiğinden çıkmıştı. Kazadan sonra tüm hayatı korseler, hastaneler ve doktorlar arasında geçecek; omurgası ve sağ bacağında dinmeyen bir acıyla yaşayacak, 32 kez ameliyat edilecek ve çocuk felci nedeniyle sakat olan sağ bacağı 1954’te kangren yüzünden kesilecektir. (Aşağıdaki resim, Frida’nın hayatını anlatan filmden alınmıştır.)

kaza1.png

Bu kadını özel yapan şeylerden birisi de mücadeleci olması diyebilirim.Vazgeçmemesi, hayatı boyunca bu kazadan dolayı çekeceği acılara rağmen girdiği her ortamda neşesini, sıcaklığını da götürmesi, onun için üzülen insanlara aslında onun üzülmesi ve ne kadar da mutsuzsunuz böyle diyebilmesidir.

“Tuhaf bir çarpışmaydı bu; şiddetli değil, ağır ve yavaştı, herkesi sarstı, beni daha çok sarstı. İnsanın, çarpışmanın farkına vardığı, ağladığı doğru değil. Gözümden tek damla yaş akmadı ve demir çubuk, kılıcın boğayı delmesi gibi beni de deldi geçti.”

Resimle tanışması da bu kazadan sonra oldu. Yatağa bağımlı hale geldiğinde sıkılmaması için ailesinin ona tuval alması, yatağının tepesine ayna yerleştirmesi ve onun acılarıyla baş etmek için aynada gördüğü kendini resmetmesiyle başladı sanat yolculuğu.

”Bir defa, seçme şansım yoktu. Ve aslında pek de önem vermeksizin resim yapmaya başladım. Böylece bana eziyet edip, her an beni sorgulayacak, az kalsın kimliğimi elimden alacak olan aynadan görüntüyü çaldım.”

unlu_ressam_fridanin_dolabi_50_yil_sonra_acildi_dolaptan_cikanlar_sok_etti_h38561

Onun resimleri sürrealist kabul edilir ama o bunu kesinlikle reddetmektedir ve gerçeğin ta kendisidir resmettiklerim demektedir. Bana kalırsa kesinlikle Frida ile aynı fikirdeyim. Evet resimleri herkesin anlayacağı gerçeklikte değil, fakat o uzun süre yatağının tavanındaki aynaya bakarak kendini izlemiş birisi işte “Kendi portremi resmediyorum, çünkü çoğunlukla yalnızım, çünkü en iyi tanıdığım insanım” bu sözü de bunun kanıtıdır bence. O kendisiyle yeterince konuşmuş, kendisini yeterince dinlemiş bir kadındır ve tüm resimlerinde kendini anlatmıştır, bir otoportredir onun resimleri hepsinde kendisinin olduğu.

Without-Hope.jpg

Bu resminde yatağa bağımlı haldeyken ailesinin kemik gelişimine faydası olur düşüncesiyle yedirdiği sakatatları resmetmiştir.

Ve Frida’nın hikayesindeki başrol oyuncusu olan  DİEGO RİVERA

frida-diego_foto

Frida çok çok güzel bir kadın değildi ama özel bir kadındı, ve tam olarak bir aşk kadınıydı.

Ünlü bir ressam olan Diego ile resimlerini göstermek amacıyla tanışmış ilişkileri dostluğa dönüşmüş sonrasında ise evliliğe.

Kendisinden yirmi bir yaş büyüktü Diego. İki kez evlenmişti, çocukları vardı. Çapkınlığı ve sadakatsizliği ile tanınırdı.  Birçok kişi gibi Frida’nın annesi de evliliğe karşı çıkıyor,  aralarındaki ilişkiyi bir güvercin ile filin birlikteliğine benzetiyordu.

fft2mm464873.jpg

Evli kaldıkları süre boyunca ikisi de birbirini defalarca kez aldatmış ama birbirlerinden yine de vazgeçememişlerdir. Frida, Diego’yu sevmiş, bu sebeple eşinin sadakatsizliklerine hep göz yummuş fakat bu onu hep paramparça etmiştir.

Frida, geçirdiği kazadan dolayı çocuk sahibi olamamış bu da evliliklerinde pürüzlerden bir diğeri olmuştur. Çift daha fazla evli kalamamış ve boşanmıştır. Bu boşanmada, Diego’nun Frida’yı kız kardeşi ile aldatmasının büyük rolü olmuştur. Tam da bu dönemde Frida şöyle demiştir:

Hayatımda iki büyük kaza geçirdim; biri Diego’ydu ve diğerinde ise bir tren az daha beni öldürüyordu. Diego kesinlikle çok daha yıkıcıydı

Fakat bu ayrılıkları sadece 1 yıl sürmüş sonrasında tekrar evlenerek, Frida’nın çocukluğunun geçtiği Mavi Ev’e yerleşmişlerdir. Bu evde Rus devriminin önde gelen isimlerinden biri olan Lev Troçki‘yi bir süre eşiyle birlikte misafir etmişlerdir. Bu süre içerisinde Frida’nın Troçki ile ilişkisi olmuş, aralarındaki ilişkiyi Troçki’nin eşinin farketmesi üzerine Frida, Troçki’den ayrılmıştır.

Frida-Kahlo-ve-Marksist-Yahudi-Leon-Trotsky-Mexico-1937

Farklı olmak demek toplum ne der demeyi bırakmak, içinden geldiği gibi olmak, davranmak demek ise bu cümlenin vücut bulmuş haliydi Frida.Sürekli olarak sırtını desteklemek için çelik ve alçı karışımı bir korse kullanmasına karşın parlak renklerde, geleneksel kıyafetler giyer, asla makyajsız dolaşmaz ve onunla özdeşleşen bıyığını ve bitişik kaşlarını aldırtmaz aksine daha da koyu renkle boyardı.

Hayatının son dönemlerinde kangren olduğu için kesilen sağ bacağı, dinmeyen ağrıları için aldığı morfinler onu yine yatağa bağımlı hale getirmişti. Ülkesi Meksika’da açtığı ilk ve son sergisine gitmesine doktoru izin vermemiş olmasına rağmen yatağıyla birlikte sergisine giderek, bir kere daha kendisine hayran bırakmıştır herkesi.

Vasiyeti üzerine hayattayken yeterince yattım, öldüümde yakılmak istiyorum dediği için, bedeni yakılmış, külleri ise çocukluğunun geçtiği şimdi ise müze olan Mavi Ev’de tutulmaktadır.

Eserlerinden Bazıları

139963500889594170_Q5RCJ7EI_c.jpg

Frida Bu resmini, eşi Diego ablasıyla kendisini aldattığını öğrendiği zaman çizmiştir.

Frida-Kahlo-Henry-Ford-Hospital-1932.jpg

Bu resmi, ilk bebeğini düşürdüğünde çizmiştir.

the-two-fridas.jpg

Bu resminde sağ taraftaki Avrupalı Frida, sol taraftaki ise Meksikalı Frida olup, elindeki armada ise, eşi Diego’nun çocukluk resmi vardır.

6b4f8bf066a9d0370bfbe83ff4896d1c.jpg

Bu resminde ise kırık kemiklerinin iyileşmesi için 5 ay boyunca giydiği çelik korsede kendini resmetmiştir.

 

 

 

 

DİREN-SUFFRAGETTE!!!!

Kadınlar; sakin bir mizaca veya siyasi ilişkileri muhakeme edebilecek akli dengeye sahip değildirler.Kadınların oy kullanmasına izin verirsek, sosyal yapımız bozulur.

Kadınlar; babaları, ağabeyleri ve kocaları tarafından gayet iyi temsil edilebiliyor.

Evet, oy hakkı verildiği anda önüne geçmek imkansız olacak.Kadınlar; parlamento üyesi,bakan, hakim olmayı talep edecektir.

Film bu sözlerle başlıyor. IMDB puanının kaç olduğu, kimlerin başrol oynadığı gibi kriterlerin yerle bir olduğu bir andı benim için. İçim acıyarak, biraz da gözlerim dolarak izlemeye devam ettim.

1912 yıllarında İngiltere’de oy hakkı almak için mücadele eden orta sınıf kadınların hikayesidir filmde anlatılan. Çamaşırhanede doğmuş, 7 yaşından itibaren o çamaşırhanede çalışmaya başlamış 24 yaşındaki Maud Watts (Carey Mulligan) ve onun gibi kadınların nasıl mücadele ettiklerini izliyorsunuz.

Aslında sakin bir hayatı olan Maud, bir gün sokakta kadın hakları savunucusu olan bir grup kadının mağaza vitrinlerini taşlarken ki eylemlerine rast gelir. İnsanların kadınlar da dahil olmak üzere bu bir avuç eylemci kadına bir pislikmiş gibi bakışlarını izler, içinde birşeyler kopar ama yoluna devam eder.

Çalıştığı çamaşırhane tabiki erkekler tarafından yönetiliyordur. Çocukluğu burada geçen Maud patronuna bazı bedeller de ödeyerek (!) bugünlere gelmiştir. Kendisine patronu tarafından yapılan muamele(!) küçük bir kız çocuğuna da yapıldığına şahit olunca kafasında şimşekler çakmaya başlar.

Kadın hakları savunucusu Emmeline Pankhurst ‘da bu filmde Merly Streep‘in harika oyunculuğu ile rol almış ve işçi kadınları yaptığı harika konuşmalarla mücadeleden vazgeçmemeleri konusunda cesaretlendirmiştir.

Günümüzde özellikle Avrupa ülkelerinde kadınların kazandıkları sosyal statülerin temellerini oluşturan mücadeleler o dönemde bir avuç kadın tarafından başlatılmış sonrasında tüm dünyaya yayılmış ve ülkeler hemen olmasa bile yavaş yavaş kadınlara erkeklerin yanında yer almalarına, oy kullanmalarına kanunen izin vermiştir. Filmden de anlayacağınız üzere bu noktalara gelmek hiç de kolay olmamıştır.

Kadınların boşanmaları durumunda çocukları özerinde hiç bir haklarının olmadığı, erkeklerden daha fazla mesai yapmalarına rağmen onlardan daha az maaş almaları ve erkeklerin gözünde aslında bir HİÇ olmaları filmde bahsedilen konular arasında.Hep bu gelenek içerisinde yaşamış kadınlar bile artık bu durumu o kadar kabullenmişler ki, mücadele eden kadınların erkekler kadar kadınlar tarafından da dışlandığını, beyinlerinin hasta olduğunu ifade ettiklerini göreceksiniz.

Senin gibileri dinlerler mi sanıyorsun? Umurlarında mı sandın? Önemsemiyorlar.Dünyada bir HİÇSİN.

Fakat yalnızca yemsiniz. Hiç birinizin kazanamayacağı savaşın yemleri

Filmin sonunda bir kazanan yok.Maud bir kahraman değil, bugün adını tarih kitaplarında göremeyiz. Ama o ve onun gibiler sayesinde o dönemlerde yapılan eylemler bir farkındalık yaratmış, kadınların erkekler ile eşit haklara sahip olması için hayatlarından fedakarlık ederek, bugünlere gelebilmemiz için geçmişte neler yaşandığını bizlere hatırlatmış.

Hayatım boyunca saygılı oldum.Erkeklerin söylediklerini yaptım.Artık akıllandım. Ne sizden değerli ne de sizden değersizim. Bayan Pankhurst demişti ki “Özgürlükleri için savaşmak erkeklerin hakkıysa, kadınların da buna hakkı vardır. Eğer kanunlar “oğlunu göremezsin” diyorsa, o kanunu değiştirmek için savaşacağım.

Bu filmden benim anladığım kadın olarak bugünkü haklarımıza sahip olmak için geçmişte çok kadın hayatını kaybetti, kendinden vazgeçti. Eğer o hakları bir kere daha kaybedersek, sonumuz Londra’da ki Maud’dan çok daha kötü olur.Kadın veya erkek cinsiyetin ne önemi var ki hepimiz sonuçta İNSAN değil miyiz?

Filmin sonunda çevirmen bize öyle bir güzellik yapmış ki, o yazıyı okumadan önce aklımdan geçeni ekranda görmem beni çok duygulandırdı, itiraf edeyim.

  • 1918 yılında 30 yaşın üstündeki kadınlara oy kullanma hakkı tanındı.
  • 1925 yılında kadınlar çocukları üzerinde bir hak iddia edebildi.
  • 1928 yılında kadınlar da erkeklerle aynı oy hakkına sahip olabildi.
  • 1893 yılında Yeni Zelanda Kadın Haklarını tanıdı.
  • 1902 Avustralya Kadın Haklarını tanıdı.
  • 1913 Norveç Kadın Haklarını tanıdı.
  • 1917 Rusya Kadın Haklarını tanıdı.
  • 1918 Avusturya, Almanya ve Polonya Kadın Haklarını tanıdı.
  • 1920 A.B.D Kadın Haklarını tanıdı.
  • 1932 Brezilya Kadın Haklarını tanıdı.
  • 1934 TÜRKİYE Kadın Haklarını tanıdı.
  • 1944 Fransa Kadın Haklarını tanıdı.
  • 1945 İtalya Kadın Haklarını tanıdı.
  • 1949 Çin, Hindistan Kadın Haklarını tanıdı.
  • 1953 Meksika Kadın Haklarını tanıdı.
  • 1971 İsviçre Kadın Haklarını tanıdı.
  • 2003 Katar Kadın Haklarını tanıdı.
  • 2015 SUUDİ ARABİSTAN kadınlara oy hakkı vereceğinin sözünü verdi. (Aralık 2015 de kadınlar ilk kez oy kullandı.)

TEŞEKKÜRLER ATA’M!!!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Homeland (Anavatan)

Sana nazik davrandığını [El Kaide lideri Abu Nazir’i kastederek], seni kurtardığını düşündüğünü biliyorum. Ama gerçek şu ki sistematik olarak seni parçalara ayırdı; acıdan başka hiçbir şey kalmayana dek seni parçalarına ayırdı. Sonra da acını dindirip seni başka biri olarak bir araya getirdi. Sana sevmen için bir çocuk verdi [Abu Nazir’in oğlu], sonra da diğer canavar Walden [temsilen, ‘Amerika’] o çocuğu elinden aldı. İkisinin arasında hayatını bir perişanlığa sürüklediler… Yalan söylemeyi bıraksan için rahatlamaz mı? Mesela ben yalan söylemeyi bıraksam sana Brody karını ve çocuklarını bırakıp benimle olmanı istiyorum derim. İşte söyledim. Ölmedim bak! Bayağı da iyi hissettirdi. Sen iyi birisin Brody. Çünkü giydiğin o yeleği patlatmadın. O insanları öldürmemeye karar verdin. Dana [Brody’nin kızı] aradı seni değil mi? Senden eve gelmeni istedi ve sen de gittin. Belki de o zaman kendi çocuğunu ne kadar sevdiğini fark ettin. İşte ben bu Brody ile konuşuyorum. Âşık olduğum Brody ile…”

damian-lewis_588796

Dizinin en önemli sahnelerinden birisinden alıntıyla başlamak istedim yazıma.  Amerikan yapımı politik bir gerilim dizisi Homeland (Anavatan). 5 sezondan oluşuyor, sanırım altıncısı da yolda. Konu olarak ise, 11 Eylül sonrasındaki dönemi baz alarak, “El-Kaide odaklı küresel terörizmin aslında Amerika odaklı küresel düzenin bir ‘ayna yansısı’ olduğu” anlatılmak isteniyor.

 

Dizi CIA ajanı olan Carrie Mathison, (‘bipolar’ yani manik-depresif  rahatsızlığı olan bir karakter) ve Afganistan’da esir düşen denizci Nicholas Brody arasında geçiyor.

homeland_finale_2211322b

Brody esir düştüğü dönemlerde İslamiyetle tanışıp, müslüman oluyor ve adım adım ülkesine yani Amerika’ya düşman haline getiriliyor.Sonra ülkesine esaretten kurtarılmış Kahraman asker olarak geri dönüyor. Carrie dışında herkes ona inanırken, bir tek Carrie onda garip giden birşeyler olduğunu düşünüyor. Dizi bir kaç sezon Brody bir hain midir yoksa ülkesini seven bir Amerikan Askeri mi? soruları arasında size gitgeller yaşatıyor.

804_2_3361471_nxt01_444x250

Bir müslüman olarak islamiyeti kötüleyen bir diziyi övüyormuşum gibi algılansın istemem. Çünkü dizi aslında Amerikayı da izlediği yanlış politikalardan dolayı eleştiriyor. İnsanların nasıl canlı bomba haline getirildiğini, sorunun inançtan çok politik çıkarlar olduğunu ve dinin bu amaçlara alet edildiğini işliyor. Hatta Brody’nin namaz kıldığı sahnelerde yüzüne yansıyan huzur, ve rahatlamak için kendini yalnız hissettiği anlarda garajına girerek dua etmesi aslında bize İslamiyetin gerçek yüzünü gösteriyor.Dünya olarak kötü zamanlardan geçtiğimiz bu dönemde olayları kavramamız açısından önemli bir dizi.

homeland-grafiti-showtime

Dizinin başrol oyuncusu Carrie Mathison’dan biraz bahsetmek istiyorum. Kendisi manik depresif rahatsızlığı olan bir CIA’de çalışan bir analist.Sürekli kullanması gereken hapları var. Bu hastalığı yüzünden dizi boyunca pek çok kez sıkıntılı anlar yaşamakta. Ama enteresan bir şekilde bu hastalığının da etkisiyle odağını farklı yönlere çekebilmekte ve görünenin arkasındaki esas olan görünmeyeni görebilmekte. Ama yine de yaptığı yanlış bence saçma sapan tercihlerinden dolayı bu karakteri sevmekten çok suçladığımı belirtmek isterim.

Dizi hakkında daha detaya girmek istemiyorum, izlemek izleyenler için heyecanı kaçsın istemem 🙂

Ayrıca dizinin henüz izlemediğim son bölümlerinde Türkiye’de idam cezası varmış gibi gösterdiği yönünde gazetelerde haberler çıktı. Bu kadar önemli izleyici kitlesi olan bir dizi için iyice araştırılmadan gerçek dışı bilgilerin öyleymiş gibi gösterilmesi hayal kırıklığı yaratmadı değil.

Bir diğer haber ise dizinin çekildiği alanda Arapça duvar yazısı yazması istenen grafiti sanatçıları dizinin Arap ve müslümanları kötü gösterdiği gerekçesiyle duvara diziyi eleştiren yazılar yazmış 🙂 Haberin detayını aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.

http://www.milliyet.com.tr/arap-sanatcilar-homeland-dizisini/dunya/detay/2132524/default.htm

 

Dizide en sevdiğim karakter: Rupert Friend  (Rol: Peter Quinn)

homeland-season-3

En babacan karakter: Mandy Patinkin  (Rol: Saul Berenson)

images

En üzüldüğüm karakter: Morgan Saylor (Rol: Dana Brody)

Dana-580

Herkese böyle bir yardımcı lazım dediğim karakter: David Marciano

homeland2

 

 

 

 

 

 

 

 

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

İçinde İstanbul geçen hele ki Beyoğlu olan filmlere özel bir ilgimin olduğu doğrudur.

Oyuncunun üzerinde salaş bir kıyafet, mevsimlerden yaz, balkon kapısı aralık ve  hafif esen rüzgarda perdeler uçuşur.Baş rol oyuncumuzsa sanatçı,ressam, yazar ya da o da bilmiyor ne iş yaptığını. Ama duyarlı, duygusal ve geçmişinde onu acıtan bir hikayesi var.

Öyle dünyayı kurtaracak bir konusu yok bu filmlerin ama bir yerlerde yaşanıyor oluşu mudur beni etkileyen nedir bilinmez seviyorum bu tarz filmleri. Aslında hikayesi İlhami Algör’ün kaleminden çıkan filmle aynı isimdeki kitaptan alıntı.

Erdal Beşikçioğlu‘ nun Sezin Akbaşoğulları ile birlikte başrollerini oynadıkları bu filmin yönetmeni ise Çiğdem Vitrinel.

Bu ikiliyi Behzat Ç. dizisinde de izlemiştik.Fakat Erdal Beşikçioğlu oradaki karakterin tam tersi bir kişilikle karşımıza çıkıyor.Gerçekten birbirine bu kadar zıt iki karakteri izleyiciye hiç yadırgatmadan sunmak gerçekten ustalık ister. Arif rolündeki Erdal Beşikçioğlu bunu başarmış.

Kitapların kapak resmi, filmlerin ise isimleri benim için hep önemli olmuştur. Bu sebeple alıp bitiremediğim kitaplarım, yarıda bıraktığım filmler çoktur.Bu filmde sosyal medyada duyduğum andan itibaren isminden dolayı aklımın bir köşesine izlemeliyim diye not ettiklerimden oldu.

Filmde beğendiğim karakter, Arif’den çok Müzeyyen oldu diyebilirim. Yaptığını onayladığımı söylemiyorum fakat çizdiği güçlü kadın karakterini izlemek beni mutlu  etti. Kendi ayakları üzerinde duran, özgür, ne isterse onu yapan, sınırları olmayan bir kadın Müzeyyen.Babaannesi tarafından büyütülmüş olması belki de onu kendime yakın hissetmeme neden oldu kim bilir!

Fakat-Muzeyyen-Bu-Derin-Bir-Tutku-173011

Filmin son sahnesi bence en güzeli, belki bu sahne gerçekte yani filmde yaşanmadı da Arif’in hayal dünyasında yaşandı, Müzeyyen’i görse bu kadar cesur ve kararlı davranmayacağından adı gibi emin olan Arif, her şeyi kafasında kurdu ya da gerçekten yaşandı bilemiyorum ama ayakları yere basmayan, dünya kendi etrafında dönüyor sanan Müzeyyen için tabuların yıkıldığı bir andı.

Öyle sakin bir film izlemek, kafa dağıtmak isterseniz sizi çok yormayan, izlerken sıkılmayacağınız bir film.

Bi göz atın derim.

Şark Dişçisi

Tiyatro sezonu bitmeden gitmediğimiz oyunlara fırsat buldukça gitmeye çalışıyoruz. Ne zamandır arkadaşların da tavsiyesi üzerine Şark Dişçisine gitmek istiyorduk.

Geçen hafta Ümraniye Sahnesinde gösterimdeyken izleme fırsatı bulduk. Oyunu çok beğendiğim için sizlerle de paylaşmak istedim.

Öncelikle emeği geçen herkese çok teşekkür etmek istiyorum. Yine harikalar yaratmışlar. 2 perde sürmesine rağmen hiç bir anında sıkılmadan gülmekten gözlerimiz yaşararak izledik diyebilirim.

İstanbul Efendisi’ni hatırlattı bana. Onun gibi müzikal tarzda, komedi ağırlıklı güzel bir oyundu. Sezon kapanmadan tekrar gösterime girerse ve izlemediyseniz şiddetle tavsiye edeceğim bir oyun.

Oyun çok fazla diğer sahnelerde gösterilmiyor, sanırım sahne donanımının yeterliliği ile ilgili bazı nedenlerden dolayı çoğunlukla Ümraniye Sahnesinde gösterimde. Üsküdar’da gösterime girer diye beklediğimiz için bu oyunu izlemekte bu kadar geç kaldığımızı itiraf etmek istiyorum.

Oyunun konusundan bahsetmek gerekirse;

19. yüzyıl İstanbul’un da geçen hikayeyi mizah yazınının en önemli kalemlerinden olan Hagop Baronyan kaleme almış. Oyunun yönetmeni ise Engin Alkan.

Oyun ilk olarak Ermeni tiyatro kolbaşısı Selçuk Borak‘ın sahneye çıkması ve izleyiciyi oyuna hazırlaması, oyundan kısaca bahsetmesi ve tabiki orkestraya sataşmasıyla başlıyor.

şark dişçisi gif

Zamanın İstanbul Ermenileri arasında geçen; birbirini aldatan eşlerin, kavuşamayan aşıkların hikayesini konu alan oyun müthiş kostüm tasarımları ve makyajları ile de sizi etkisi altına alıyor.

Çiftin kızlarını zengin bir tüccarla evlendirmek istemesi, kızın ise gönlünü başka bir delikanlıya kaptırması ise hikayenin diğer noktalarından.

Sahnenin hemen ön kısmında yerini almış olan orkestra ise size müthiş bir müzik ziyafeti yaşatıyor.

Oyunun en çok dikkat çeken bölümlerinden birisi de o dönemde zengin evlerinde yaşantının nasıl olduğu hakkında size fikir veriyor olması. Evin hanımının hizmetinde çalışan hizmetçilerin nasıl aileden biri haline geldiği onları bir çalışan değil ailenin bir üyesi olarak gören ve onunla dertleşen, sorunlara ortak çözüm arayan aile halleri beni çok etkiledi diyebilirim.

Oyuncu kadrosunda daha önceden Sevinç Erbulak, Çağlar Çorumlu varmış fakat benim izlediğim versiyonda onlar yoktu. İstanbul Efendisi’nde birlikte izlediğim bu iki oyuncuyla olan versiyonunu da tekrardan izlemek isterim doğrusu.

Oyunla ilgili tek eleştirim ses sisteminin çok iyi olmayışı ve arka koltuklarda konuşmaları duymanın zor olduğu. Ön koltuklarda izlerseniz diyalogları daha iyi anlayacağınızı söyleyebilirim.

Oyun hakkında daha fazla detay vermeden izlemenizi şiddetle tavsiye ettiğimi belirtmek isterim.


Tiyatrosu olan bir ülkede kötülükler, çirkinlikler, yanlışlıklar sürüp gitmez. (William Hazlitt)

Tiyatro, sanatın tümü gibi bir okuldur. Eğitir, geliştirir insanı, dünyasının sınırlarını genişletir. (Sabahattin Kudret Aksal)

Tiyatro öteki sanatların üstünlüğü, sadece eğlence olarak kalmayıp, genel ahlakı temizleyip araştırılmıştır. (Recaizade Ekrem)

Harika Çocuklar Yasası

Ne güzel bir ülkeymişiz biz bir zamanlar…

Savaştan yeni çıkmış, yorgun, yaralı fakat bir o kadar azimli, hevesli ve girişimci.

Ne güzel liderlerimiz varmış bizim bir zamanlar…

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK gibi…

İSMET İNÖNÜ gibi..

Kadınlarımıza ne güzel haklar vermişiz bir zamanlar…

Sanata, eğitime ne çok önem verilmiş bir zamanlar…

Henüz küçük birer çocukken herkesin dikkatini çeken genç yeteneklerimiz varmış bizim Suna Kan, İdil Biret gibi.

Bu çocuklar o kadar yetenekliymiş ki 2. Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün talimatıyla,  dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel (adı her geçtiğinde kendisini saygıyla andığım) tarafından tasarısı yapılan 5245 sayılı yasa 1948 yılında Harika Çocuklar Yasası adı altında çıkarılmış.

Bu yasa sayesinde, müzik alanında özel yetenekli çocuklar olan İdil Biret ve Suna Kan’ın yurtdışına devlet bursu ile gönderilip yetiştirilmeleri sağlanmıştır. Bu yasa 1956 yılında genişletilerek Güzel sanatların her alanında yetenekli olan çocukların yurtdışında burslu olarak 16 yaşına kadar eğitim alması sağlanmıştır. (6660 nolu yasa, İdil-Suna Yasası olarak da bilinir.)

Halen yürürlükte olan ancak işletilmeyen bir yasadır.

Bu yasanın çıkmasında ön ayak olan İdil Biret ve Suna Kan kimdir?

idil-biret-600x313

Henüz üç yaşındayken piyanoya büyük bir ilgi gösteren İdil Biret ilk derslerini Ankarada Mithat Fenmen’den aldı.1948 yılında çıkan özel kanunla sekiz yaşında Fransaya gönderildi ve büyük Fransız müzisyeni Nadia Boulanger’nin gözetiminde Paris Konservatuvarında okuyarak onbeş yaşında birincilikle mezun oldu. Daha sonra, 20. asrın en büyük piyanistlerinden Alfred Cortot ve Wilhelm Kempff ile çalıştı. 5 kıtayı kapsayan pek çok konserinde hep ünlü şefler eşliğinde çalmıştır.

Suna Kan ise;

suna_kan_gelarabul

Henüz 5 yaşındayken babası Nuri Kan’dan keman eğitim alarak müzik hayatına başlayan sanatçı, 9 yaşında ilk Keman konserini verdi. Harika Çocuk Yasasından faydalanarak İdil Biret ile birlikte öğrenim için Fransa’ya gönderildi. 1952 yılında Paris Konservatuarını birincilikle bitirdi. Pek çok ödülü olan ünlü sanatçı; İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya,İsviçre, Hollanda,Belçika, Rusya,İsveç vb. pek çok ülkede konser verdi.

Hem Suna Kan hem İdil Biret’in resmi sitelerine girerseniz, aldıkları ödülleri, verdikleri konserleri, yaptıkları jüri üyeliklerini görebilirsiniz. Bu iki sanatçı ülkemizi yurtdışında başarılı bir şekilde temsil etmişler, halan de etmektedirler.

Bu yasadan faydalanan diğer sanatçılarımız ise;


Sanat, en genel anlamıyla yaratıcılığın ve hayal gücünün ifadesidir. Pek çok türü vardır; resim, müzik, tiyatro vb. Temelinde insan vardır, içinde hiçbir kötülük, çıkar barındırmaz. Sadece fayda getirir. İnsanlara huzur verir, mutlu eder, insana insan olduğunu hatırlatır, başarı ve birliktelik getirir.Her insanda bulunma oranı ve şekli farklıdır ama her insanda mutlaka vardır.

Bazılarımızda ise haddinden fazladır, desteklenmesi gerekir. Ülkemizde de bu yönde çok güzel adımlar atılmış ve yetenekli çocuklar bulunarak en iyi okulların en iyi hocalarından eğitim almaları sağlanmıştır.Bu yasa hala yürürlükte fakat kullanılmıyor. İnsan düşünmeden edemiyor, yetenekli çocuklarımız mı kalmadı artık diye!


  • Çocuklar bir ülkenin mirasıdır, geleceğidir.
  • Onları nasıl yetiştirirseniz geleceğiniz o olacaktır.
  • Bir çocuk kurtulduğunda bir ülke kurtulur.

AARON SWARTZ (1986-2013)

Adil olmayan yasalar mevcuttur, onlara itaat etmekle mi yetinelim, değiştirmek için mücadele edip, değişene dek itaat mi edelim ? yoksa bir an evvel ihlal mi edelim? (Henry David Thoreau)

Film/ Belgesel bu cümlelerle başlıyor ve hikayenin devamının ne kadar zorlu geçeceğini de haber veriyor gizlice.

Henüz 26-27 yaşlarında bir teknoloji dahisi Aaron. Okuma yazmayı kendiliğinden öğrenmiş ve 14 yaşındayken RSS (internet besleme formatı) i geliştiren ekipte yer almış.

Fakat gelenek yine bozulmamış ve dünyanın neresinde olursanız olun, yaşadığınız dönemin biraz ilerisindeyseniz mevcut düzenin yuttuğu/ yok ettiği sınıfa henüz 26 yaşındayken dahil olmuştur.

(11 Ocak 2013’de kendini asarak, hayatına son vermiş bir nevi kendini bizden kurtarmıştır.)

Aaron Swartz  web ortamında bedava ve özgür paylaşımın savunucusu olan bir bilgisayar programcısıydı.

2009 yılında (23 yaşındayken) Amerikan federal mahkemelerine ait PACER veritabanında bulunan ve para karşılığı satılan yaklaşık 18 milyon belgeyi ve 2011’de JSTOR‘dan 4 milyona yakın makaleyi bilgisayarına indirip halka açık hale getirmiş ve bundan dolayı “bilgi korsanlığı” ve “yasadışı dosya indirme” gibi ağır suçlardan hakkında 13 kez dava açılmıştı.35 yıla kadar hapsi ve 1 milyon dolar para cezasına çarptırılması istenmişti.

Kendisi gibi zeki olan insanların bu zekalarını iş kurmak para kazanmak için kullanmalarının aksine o enerjisini internet ortamının herkesin kullanımı için bilgilerin rahatça paylaşıldığı bir platform haline getirmeye harcamıştır. Fakat bu yaklaşımı devlet tarafından sakıncalı bulunmuş ve hackerlık yaparak insanların hesaplarındaki paraları kendine aktaran insanlarla, Aaaron’un yaptığı bilgi paylaşımı bir tutulmuş ve belki de hükümet biraz da insanlara ibret olsun diye bu davayı gereğinden fazla önemsemiştir.

Fakat düşündüğünüzde Aaron’un yaptığı da bir nevi Vikipedi (wikipedia) iken bu kadar tepki çekmiş olması şaşırtıcı.

Aaron pek çok insanın kavrayamadığı şeyi yani bilginin güç olduğunu ve bunun ancak paylaşılarak anlamlı hale gelebileceğini çok genç bir yaşta fark etmiş ve umutsuzca bunu tüm insanlığa enjekte etmek için hayatı pahasına mücadele etmiştir.

www kavramını hayatımıza sokan  Tim Berners Lee de Aaron ile aynı düşüncede idi ve www buluşunu ticari hala getirip satmak yerine herkesin kullanımına açarak bilginin kullanıldıkça yaygınlaşan bir şey olduğuna bizi ortak etmiştir.

Swartz’ın bu etkileyici hikayesi, Brian Knapperberger yönetmenliğinde Internet’s Own Boy: Aaron Swartz belgeseliyle sinemaya uyarlandı. 2014 yapımı olan belgesel tadındaki bu filmde Aaronun ailesi, arkadaşları, avukatları yaşanılan süreci ve intiharını anlatıyorlar. Tavsiye ederim.

Filmden çok etkilendiğimi söylemek istiyorum. Keşke dünya bu kadar acımasız olmasa demeden edemedim, bu izlediğim sadece film olsa dedim zaman zaman ama maalesef anlatılanlar birebir yaşanmış şeylerdi.


-İnsan düşünmeden edemiyor, yaşanılan bunca şeyden sonra dünyayı daha yaşanır bir hale getirmek için bir şeyler yapabilir miyiz?

-Bu mücadeleyi kim kazandı? Aoron mu hükümet mi bunu bilemiyorum ama kaybedenin Dünya olduğu aşikar.

-Değişim zordur fakat kaçınılmaz olandır. Mücadele gerektirdiği de olasıdır.


Film bittiğinde geriye sadece şu sözler kalmıştı;

O internetin öz evladıydı, fakat eski dünya onu katletmişti.