Bulut’lu Günler

Eyüp Belediyesinin şu günlerde sokak köpeklerine yaptığı kıyım gündemdeyken ben de biraz da bu konuya dikkat çekmek için kedim Bulut hakkında yazmak istedim.

IMG_9290

Çocukluğu köyde geçmiş birisi olarak hayvanlarla bir arada yetiştim ve bunun bugünkü hayatımda, karakterimde çok fazla etkisi olduğunun bilincindeyim.

Günümüzde şehirlerde büyüyen çocuklar sokaklarda koşup oynayamazken en azından evcil bir hayvanla birlikte büyümelerinin onlar için büyük bir şans olacağına inanıyorum.

Yaşadığımız dünyanın sahibi biz değiliz, en güçlüsü de biz değiliz burada farklı canlı türleriyle bir arada yaşamak zorundayız, bizden güçsüzler diye onlara eziyet etmek, yok saymak mümkün değil. Nefes alan her canlının yaşam hakkı vardır ve bu hak üzerinde karar verici asla ve asla biz insanlar değiliz.

(Haberlerde ve sosyal medyada gördüğümüz, uyuşturucu verilen o hayvanların halleri gerçekten içler acısı. Onlara bu işkenceyi yapan, bu kararı verenler gerçekten insan olmaz olamaz. Onlar insansa ben insanlıktan istifa ediyorum.)

Veeee gelelim yaklaşık 9 aydır bizimle yaşayan kedim Bulut’a… İtiraf edeyim daha çok köpek seven biriyim (bahçeli bir evim olursa eğer mutlaka köpek sahipleneceğimin de mesajını buradan vereyim) ama Bulut bizimle yaşamaya başladığından beri o küçücük hayvan benim bazı önyargılarımı kırdı diyebilirim.

22883090_10215059472386546_655829956_n

Öncelikle evde bir hayvan bakmak ciddi bir sorumluluk bunu çok net bir şekilde söylemeliyim. Böyle düşünceleriniz varsa mutlaka bu sorumluluğu alıp alamayacağınızı düşünün ve ona göre karar verin derim. Özellikle tatillerde yanınızda götürmeniz ya da güvenebileceğiniz birine bırakabilmeniz çok önemli. Asla ama asla 2-3 günü geçen seyahatlerinizde evde idare eder diye yalnız bırakmayın.

Bulut, Scottish Fold & Bluepoint karışımı bir kedi cinsini merak edenler için. Aldığımızda 2 aylıktı, şimdi 11 aylık. Ona o kadar alıştık ki evimizin bir üyesi oldu, bu sene içerisinde 3 kere onunla şehirler arası yolculuk yaptık, bir yurt dışı seyahatimizden dolayı da güvendiğimiz bir aile dostumuza bırakmak durumunda kaldık. Herhangi bir seyahat durumu olduğunda mutlaka onun için en uygun olan seçeneği tercih ettiğimizi de belirtmek isterim.

22906475_10215059503107314_549313845_o

Ailem evde hayvan beslemeye çok sıcak bakan kişiler değil-di. Di diyorum çünkü Bulut’la vakit geçirdikten sonra onların da fikirleri değişti diyebilirim. Artık günlük telefon görüşmelerimizde bana Bulut nasıl diye sormalarından bunu anlayabiliyorum 🙂

Bakımından bahsetmek gerekirse, sabah ve akşam olmak üzere günde 2 kere kumunu temizlemek gerekiyor, onun ve sizin sağlınız için. O kadar temiz hayvan ki kumu temiz değilse tuvaletini yapmak için kumu temizlemenizi bekliyor 🙂 Kumunun tamamını haftada 1-2 kere tamamen değiştirmek gerekiyor.

Mama olarak Royal Canın kullanıyoruz. Ayrıca kendilerini temizlemek için sürekli tüylerini yaladıkları için midelerinde tüy yumağı oluşmaması için macun kullanmak gerekiyor. Sizin ve onun sağlığı için en azından iç-dış parazit aşılarını da yaptırmanız gerekiyor.

Tüy dökülmesi konusuna gelince. Evet tüyleri dökülüyor ancak tüy toplayıcı eldivenler ve rulolar kullanarak bu sorunun da önüne geçebilirsiniz, Ayrıca hafta da bir kere tüy tarama tarakları ile tüylerini tararsanız dökülen tüylerin oranına ciddi anlamda azalma olacaktır.

Yolculuğa çıkacaksınız o gün az mama vermek en iyisi. Bulut’la ilk uzun yolculuğumuzu İstanbul’dan Marmarise giderken yapmıştık (Bu yolculuğun 2 saati feribotta geçmişti). Çok araştırdık ve Sedapet adında bir sakinleştirici jel aldık yolculuktan kısa süre önce verdik, açıkcası ilk kez o zaman kullandım bir zararını görmedim ama bir daha da kullanmadım. Belki benim şansımdı bilemiyorum ama Bulut zaten sakin bir kedi olduğu için sakinleştiriceye ihtiyaç duymadan arada molalar vererek sorunsuz bir şekilde 3 kere (gidiş dönüş 6 kere aslına bakarsanız) birlikte yolculuk ettik.

Gelelim benim üzerimde yarattığı etkilere. İşten stresli bir şekilde eve gelmişseniz, evin kapısını açtığınızda kapının dibinde sizi bekleyen çift minnoş göz görseniz ne hissedersiniz. Elinizi uzattığınızda kendisi okşatmak için uzanan bir adet pamuk yumuşaklığında kafaya ne dersiniz. Ya da evin içinde siz nereye giderseniz peşinizde koşan iki çift pati.

22894894_10215059502547300_633888777_n

Hayatım boyunca sıradan- olağan birisi olmak istemedim. Yeni şeyler denemeyi, önyargılarımı kırmayı etraf ne der diye kendimi kısıtlamamayı hedefledim. Yaklaşık 3 yıllık da evliyim ailem başta olmak üzere çevremdeki çocuk yap artık baskıları da tavan yapmışken kedi sahibi olmak bu kitleyi çıldırttı diyebilirim!!!! Peki sizce benim umrumda mı ????  Aksine keşke daha önce böyle bir sorumluluk altına girseydim diyorum. Tabiki çocuk sahibi olmak istiyorum ama ben çocuğumun (yazının başında belirttiğim gibi) Bulut’la birlikte büyümesini istiyorum. Hayvanlarla bir arada yetişen insanlar çevresine karşı daha duyarlı, insaflı ve anlayışlı oluyor.

Daha fazla özel hayat muhabbetleriyle sizi sıkmamak adına yazıma burada son veriyorum. Bir sonraki yazıya kadar bana Bulut’lu günler o zaman 🙂

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ülkece Ruh Halimiz

 

 

 

Öyle bir ağlasam,
Öyle bir ağlasam ki çocuklar
Size hiç gözyaşı kalmasa…

Öyle bir aç kalsam,
Öyle bir aç kalsam ki çocuklar
Size hiç açlık kalmasa..!

Öyle bir ölsem,
Öyle bir ölsem ki çocuklar
Size hiç ÖLÜM kalmasa…!

(Aziz Nesin)

 

Aslında söylemek istediğim çok şey var ama içimden yazmak da gelmiyor bu sıralar.

Sanırım ülkenin içinde bulunduğu durum, üst üste yaşanan büyük acılar hepimiz üzerinde bir yılgınlık yarattı. Herkesin kafasında sorular, neler oluyor, nereye doğru gidiyoruzlar…

Etrafta o kadar çok acı var ki, artık duyarsızlaşıyoruz, ne yana baksak ölüm, endişe ve korku hakim.

Devam etmek, gülümsemek, umut etmek istiyoruz ama her yeni gün bir öncekinden daha kara geliyor. Olağanüstü değil, sadece sıradan ve normal günlere ihtiyacımız var.

Sanırım şu sözler herşeyi çok güzel özetliyor.

İnsan hayatının hiçe sayıldığı, kendinden olmayanın değersiz görüldüğü, barışın ve kardeşliğin önemsiz sözcükler, insanın en değersiz şey olduğu ülkede yok olan sen, yok olan ben, yok olan sevgi, yok olan zaman, yok olan insan, yok olan… Yaşam!

                                                                                                    (Kazım Koyuncu)

İnsanları gözlemlemeyi severim, kendimce çıkarımlar yapmayı, alakasız bir konu hakkında konuşurken onlar hakkında ipucu toplamayı ve puzzle parçaları gibi gözlemlerimi bir araya getirmeyi. Üniversite yıllarımda kaldığım devlet yurdunda vaktimin çoğu kantinde ya da yemekhanede sıra beklemekle geçtiğinden sessizce etrafımdaki insanları dinler, onların karakterlerini analiz etmeye çalışırdım.

Şimdi size bunu neden anlattım??

Son  zamanlarda çevremdekileri dinlediğimde elimde sadece bağıra bağıra susan insanlar kalıyor. Düzeltmek keşke bir yazılımdaki hatayı fix etmek kadar kolay olsaydı. Ancak o kadar kolay değil, ne kadar analiz edersem edeyim, risk çok fazla ve ben çözüm yolunu bulmakta zorlanıyorum.

Sonunda hep aynı yola odaklanıyorum, SEVGİYE.

Kalben’in de dediği gibi;

 Aslında hikayemizde tek eksiğimiz sevgi ve hayatta herşey sevgiyle ilgili ve biz sevgisiz, taraf olmuş bir toplumuz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İşyerini Çalışanlar Oluşturur

2002 yılında Google’ın CEO’su Larry Page aklına gelen kelimeleri arama motoruna yazıp ne tür sonuçlar getirdiğini test etmek ister ve gördüğü sonuçlar onu büyük bir hayal kırıklığına uğratır. Arama sonucu çıkan reklamların da aynı şekilde çoğunun alakasız olduğunu gören Larry, mesela “Fransız Mağara Resimleri” olarak arama yaptığında mağara resmi sattığını iddia eden ancak hiç ilgili olmayan e-ticaret sitesi reklamlarıyla karşılaşır.

Peki kendimizi Larry Page‘in yerine koyarsak ilk ne yapardık? Bir an için düşünün!

Bu ürünün esas sorumlusunu/sahibini bulur, buluşturur, hatta sitemkar bir de mail hazırlar belki biraz daha ileri giderek sonuçların en ilgisizini seçip maile ek yapar derhal bir toplantı planlarız.

Sonrasında gergin anlar, agresif mailleşmeler, toplantılar, gerekçeler, öneriler, planlar ve çözüm ya da çözümcükler.

Google’da neler olmuş dersiniz?

Larry Page beklenilenin aksine ilgisiz sonuçların bir kaçının çıktısını alıp, çalışanların sık kullandığı bilardo masasının yanında bulunan panoya asıp, ardından ne bir sorumlu arama, ne bir sitemkar mail bunların hiç birine girmeyip, sorundan da hiç kimseye bahsetmeden ofisten ayrılmış.

Yaklaşık 72 saat sonra pazartesi günü sabah 05:05 civarında bu ürünle direkt olarak ilgili olmayan, şirket mühendislerinden yaklaşık 5 kişinin de bulunduğu bir ekipten Larry’e bir e-posta gelmiş.

Mailde gerçekten arama sonuçlarının ne kadar rezil olduğu fikrine katıldıklarını, bilardo oynarken panoyu fark ettiklerini ve sorunun sebebinin ne olduğunu, çözüm önerisi ile birlikte bu 5 kişilik ekibin hafta sonu oturup kodlama yapacağı, hatta çözüme yönelik bir prototipi ve örnek sonuçlarla birlikte bu çözümün mevcut sisteme nasıl entegre edileceği açıklayan link de mailde gönderilmiş.

Ne düşünüyorsunuz?

CEO’nun gözüne girmeye çalışan bir grup genç mi?

Açıkcası CEO düzeyinde gelen böyle bir eleştiriye bu üründen sorumlu olmayan mühendislerin,kendiliğinden ellerini taşın altına koyması bununla yetinmeyip, analizini yapıp, detaylı bir çözümle tarih dahi vererek, hafta sonlarından feragat etmesi gerçekten inanılmaz daha doğrusu ilham verici.

(Merak edenler için çözüm mantığında baz alınan şey; reklam sonuçları ile arama teriminin uygunluğunun ölçülmesi ve bir reklam alaka puanı sisteminin devreye sokulması imiş. Sonrasında o puana göre yayımlanıp, yayımlanmayacağının karar verilmesi, yayımlanacaksa sayfanın neresinde görüntüleneceğinin belirlenmesiymiş.)

Peki daha güzeli ne biliyor musunuz?

Bu çalışmanın Google ‘ın AdWords motorunun temelini oluşturması. Bu işten şirketin ne kadar (multi-milyar dolar …) para kazandığı konusuna girmek dahi istemiyorum.

Bu bilgiyi şu an okumakta olduğum Eric Schmidt ve Jonathan Rosenberg‘in yazmış oldukları Google Nasıl Yönetiliyor kitabından okudum ve okur okumaz paylaşmak istedim çünkü bu olay beni adeta büyüledi.

Düşünebiliyor musunuz, bir sorun var ve siz üzerime vazife değil demeden sadece soruna ve çözüme odaklanarak, belki şirketinizin itibarını da düşünerek bir çözümle gidiyorsunuz. Bu öneri başarısızlıkla da sonuçlanabilirdi, itibar görmeyebilirdi ama o kadar eminler demek ki başarısız olmaları durumunda kimsenin onlara kızmayacağına “tek parametreleri” var soruna kalıcı ve kapsamlı bir çözüm üretmek.

Bizlerde ise soruna ve çözüme gelinceye kadar sorguladığımız o kadar çok soru işareti var ki, enerjimizin çoğu bu yolda tükenmekte ve çözüme odaklanmak için elimizde ne zaman ne heves ne de cesaret kalmakta.

Burada kişisel çıkarlar kadar şirketin itibarını düşünme daha düzgün ifade etmek gerekirse şirket kültürü ile kişisel kültürünüzü özdeşleştirme ikisini bir tutma çok önemli ama malesef biz bu çizgiden çooook uzağız. Bunun için her iki tarafında adım atması gerekmekte sanırım.

Yazımı burada sonlandırıken bu alıntının benim gibi sizleri de heyecanlandırdığını, Google gibi bir firma ve orada çalışan mühendisler olmanın ne demek olduğu konusunda ufak da olsa bir fikir verdiğini düşünerek İşyerini çalışanlar oluşturur diyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Su Çatlağını Bulur

Bu aralar cümleler biriktiriyorum…

Yazmak yerine gözlemliyor, izliyor dinliyorum. Hikayelere, anılara tanıklık ediyorum.

Bu sebeple sizlere gönlünüze dokunacak, sevgiye barışa gönül vermiş insanların var olduğunu anlayacağınız yüreğinizi ısıtacak , Ahhh diyeceğiniz paylaşımlarda bulunmak istiyorum.

 

GÖLGEDE KALMIŞ İNSANLIK

Şükürlerimin olduğu günler yaşadım buralarda yokken. Hayatın anlamını sorguladığım,omuzlarımın yüklerle ağırlaştığını hissettiğim dönemlerden geçip geldim.

Hepimizin hayatında böyle dönemler var, olacak ve var oldu. Kimimizde sürekli, kimimizde bazen bazılarındaysa geçmişin bir yerlerinde.

Anne babaların çocukları için kol kanat gererken, o çocuklar gitgide büyürken, anne babaların bir o kadar hızla yaşlandığı, çocuklaştığı dönemlerden geçip geldim.

Hiç oldu mu sizin de, böyle tüm hayatınızın gözünüzün önünden geçtiği, böyle bir derin iç çektiğiniz ve büyüdüğünüzü buzlu bir suyun yüzünüze çarpılması gibi hissettiğiniz.Kendi kendinize cesaret verdiğiniz, “Kızım sakin ol, ne var bunda büyüdün artık” dediğin.

Dünyaca bambaşka bir yere gidiyoruz. Hem de freni boşalmış bir araba gibi.Dijitalleştik insanlık olarak peki daha mı mutluyuz ? Hayır aksine hiç kimse yaz tatillerinde geç saatlere kadar sokakta oynayıp, zorla eve geldikten sonra ağzını çeşmeye dayayarak kana kana su içtiği günlerdeki mutluluğa sahip değil.

Üzgünüm bu mutsuz bir yazı oldu ama hayatın bir de bu tarafı var. Tabi güzel şeyler de var.

Herşeye rağmen geriye dönüp baktığınızda iyiki hayatımda var dediğiniz insanların, eşlerin, sevgililerin olması gibi. Zaten olur da insanlık olarak daha iyi günlere ulaşabileceksek bunun ancak bir gün SEVGİ ile olabileceğine inanıyorum. Karşımızdakine karşı o kadar öfkeliyiz ki, empati yapmaktan o kadar uzağız ki ayrışmış bu şekilde katılaşmış haldeyiz. Birinin insanlara durup bi kendinize gelin artık demesi gerekiyor.Farkında değil misiniz insanlık gölgede kalmış durumda.

Gitgide cahilleşiyoruz.Yobazlaşıyoruz.Ama bir o kadar da ukalayız. Dünya sanırsın bizim etrafımızda dönüyor. Çözüm üretmiyoruz ama sürekli eleştiriyoruz. Çözüm üretmedikçe malesef sorunun bir parçası haline geliyoruz.

Hergün neden mücadele ettiklerini bilmeyen gencecik insanlarımız şehit ediliyor, ablasına ziyarete gelen üniversite öğrencilerimiz durakta otobüs beklerken patlatılıyor. İnsanların evlerine bombalar düşüyor. ve daha kötüsü bunlar süreğenleştiği için normalleşiyor.

Ozancan Akkuş mesela. neden bilmiyorum ama bu gencin ölümü beni çok etkiledi. Ailesinin o perişan halini görmeye yüreğim dayanmadı. Daha onun gibi niceleri.

Lütfen içinizdeki iyi insanı ortaya çıkarın artık. Milletçe buna ihtiyacımız var. Kolumuz bacağımız koparak ölmeyelim. Dedim ya mutsuz bir yazı oldu. üzgünüm.

 

 

 

BİZİM GİBİ KADINLAR

Bizim gibi kadınları seviyorum;

Çalışıp kendi parasını kazananları, mağazanın vitrininde gördükleri bir bluzu beğenince girip içeri alabilenleri.

Sabah kalktığında, akşamdan kalan kirli tabakları telaşla bulaşık makinasına yerleştirenleri, tam evden çıkarken birşey unuttuğunu fark edip, telaşla içeri koşanları hatta birşeye takılıp düşenleri…

Ama mutluyuz biz böyle, evet hayatımız bir koşuşturmaca, iş çıkışları yetişmemiz gereken konferanslarımız var, hafta sonu kurslarımız ama bu toplumda erkeklerin yanında biz de varız yerine göre onlardan bir adım daha önde hemde.

Kadın olmamız eve hapsolmamız demek değil bizim gibiler için, eve eşimizle girip onunla birlikte çıkıyoruz, faturaları, kirayı paylaşıyoruz ve bundan tarifsiz bir mutluluk da duyuyoruz.Dışarı çıktığımızda hesabı bizim ödediğimiz de oluyor.

İşde projeyi yönetiyor olmamız, evde yemek yapmamıza engel değil, bu ikisini yapabilen erkek ise nadir işte bu sebeple biz daha güçlüyüz onlardan. Ama derdimiz bu değil, tek derdimiz hayatı paylaşmak, biz de varız diyebilmek, susmak değil gerekirse bağıra bağıra fikrimizi söylemek, yorum yapmak, beyimiz ne der diye susup bir köşede oturmak hiç değil.

Kimseyi ilgilendirmez ne zaman güleceğimiz, ne giyeceğimiz, kaç çocuk yapacağımız.

Önümüze bir iş mi geldi, zor mu, karışık mı???Güldürmeyin bizi? Kollarımızı sıvadık mı, en derinine kadar ineriz, gerekirse soyağacını çıkarırız da tek sayfalık özetle işi bağlarız. Yeter ki yapmak isteyelim.

Kabul edin hayat bizsiz çok sıkıcı. Boşuna dememiş Neşet Ertaş “Kadınlar insandır, bizler insanoğlu” diye.

Sevgi doluyuz biz, adamına düştük mü AŞK kokarız,gülümsememiz bulaşıcıdır, gittiğimiz yere götürürüz, risk alırız,bir bakışımızda dünyaları taşırız, tükenmeyiz aksine güçlenir, daha da güzelleşiriz.

Ne güzel hayallerimiz vardır bizim, içinde herkese yer olan, güzel çiçekler kokan.

Zira Kadın;

Dudaklarıyla Sevgili,

Elleriyle Anne,

Sözleriyle Dost,

Bakışlarıyla Çocuktur… (Farid Farjad)

 

 

 

 

 

 

 

 

Sunay Akın’la Görçek

Saçak altina siginmis
göçmen kusun
kar tanecikleri arasinda
düsen beyaz tüyünü de
görebilmekIste
sevmek

 

SUNAY AKIN

Sunay Akın, geçen cuma akşamı gösterisinde bizlere harika anlar yaşattı. Gösteri sonunda eşimle uzunca bir süre konuşmadık, çünkü biz hala o hikayeler arasında geçmişimize bakıyorduk.

Ve sarsılmıştık birazda. O an hissettiklerimiz sözcüklere dökülseydi sanırım şunlar olurdu,

hani bilinçliyiz, okuyoruz ya aslında bildiklerimiz, bilmediklerimizin sonsuzluğu karşısında çok aciz, küçük ve yetersiz. Cahilliğimiz karşısında adeta dehşete düştük ikimizde.

Sunay Akın’ın da dediği gibi milletçe alzheimer olmuştuk.

Aslında kafamızı dışarıdan bir türlü içeriye çeviremediğimiz için kendimizin, üzerinde yaşadığımız toprakların hikayelerine ne kadar da yabancıydık.

Karanlık her yerdeydi, eğer sen elindeki ışığın farkına varırsan gittiğin her yer zaten aydınlanırdı, karanlıkları bir başkası değil, sen elindeki ışıkla aydınlatabilirdin.

Terzi Tuncay‘ın orta düğmesiydi o ne de olsa…

Çok şanslıydık ki onu izleyenler arasında annesi ve babası da vardı ve biz izleyiciler olarak o çok değerli iki insana teşekkür edebildik.

Teşekkür edebildik çünkü, Terzi Tuncay memleketi Trabzon’dan İstanbul’a ailesiyle birlikte geldiğinde onları ilk olarak  İstanbul Arkeoloji Müzesi‘ne götürmüş. Nerden geldiğini bilmeyen bir millet, nereye gideceğini de bilemez ne de olsa.

ARKEOL1.jpg

Gösterideki şu sözler beni çok etkiledi. Sunay Bey’e bir hocası şöyle demiş;

Sunay bırak herşeyi de her insanın bu dünyada bir fotoğraf hakkı vardır. Şu koskoca bir ömür harcadığımız dünyada sadece bir fotoğraf. Daha kötüsü ise o fotoğrafın nerde, ne zaman çekileceğini asla bilemezsin. Düşünsene, sen ölüp gideceksin ve senden geriye sadece o lanet fotoğraf kalacak. O yüzden dikkat et Sunay dikkat et!!

Aklınız alabiliyor mu bu cümleyi, ben dehşete düştüm. Ve Sunay Bey diyor ki, işte benim tek derdim fotoğraf karesinde çok iyi çıkabilmek!

Ya biz???

 

Sunay Akın’ın gösteri boyunca bahsettiği konular özetle şöyleydi;

  • Oyuncak Müzesi : Bence bu müze başlı başına bir yazı konusu olmalı, haksızlık etmek istemiyorum. Aslında burada kısaca bahsedeceğim konuların hepsi aynı derinlikte.

Sunay Akın denilince ilk akla gelen Oyuncak Müzesidir. Müze çocuk bayramında yani 23 Nisan 2005 yılında kurulmuş, içerisinde 1700’lü yıllardan günümüze kadar uzanan çok değerli oyuncaklar sergilenmektedir. Oyuncakları bizzat Sunay Akın antikacıların açık arttırmalarından toplamıştır. Bu müze dünyadaki çocuk müzeleri arasında ülkemizin de yerini almasını sağlamıştır, ne büyük bir gurur değil mi?

istanbul-oyuncak-muzesi-01-e1401904400115.jpg

  • Orville Wright, Yuri Gagarin ve Neil Armstrong : Dünyada ilk kez uçakla uçan kişi, yerden sadece 70 cm yükselebilen Orville Wright idi. Etrafındaki herkes onunla dalga  geçti, “Oğlum Orville seni havaya atsak daha yükseğe uçarsın” dediler, ama o yılmadı, pes etmedi, biliyordu, inanıyordu bu mümkündü.
  • Yuri Gagarin ise 12 Nisan 1961’de açık uzaya çıkarak Dünya yörüngesinde tur attı ve bu başarısıyla uzay çağını başlatan kişiydi.

Yuri_Gagarin_1

  • Neil Armstrong ise 20 Temmuz 1969 tarihinde Apollo 11 ile yaptığı ay yolculuğunda aya ilk ayak basan insan oldu.Ay üzerinde yaptığı yürüyüşte ilk söylediği ve tarihe geçen cümle şudur:
    [Bir] insan için küçük, insanlık için dev bir adım.
    That’s one small step for [a] man, one giant leap for mankind
    640px-Neil_Armstrong_pose.jpg

Yukarıdaki 3 insan 70 cm den başlayarak bugünkü durumuna geldi. Nasıl mı?

İnanarak, vazgeçmeyerek.

  • Sunay Akın’ın bahsettiği bir diğer konu ise, Anıtkabir’in inşaa edilmesiyle ilgiliydi.Prof. Dr. Emin Onat ve Doç. Dr. Ahmet Orhan Arda tarafından hazırlanan Anıtkabir projesi düzenlenen yarışmadan birincilikle çıkmış ve 1953 yılında tamamlanmıştır. ATA’nın mezarına doğru giden yolda sizler karşılayan aslan heykellerinin yapıldığı taşlar özel olarak Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinden getirilmiştir.Bu heykellerden yontmaları için o dönemin en iyi taş ustaları getirilmişken Emin Onat hepsini geri göndermiştir, ve bu işten anlasın anlamasın sadece nüfus cüzdanında doğum yeri Kayseri/Ağırnas kasabası olan gönüllü işçileri istemiş onlara yaptırmıştır heykelleri. Neden mi?

Ağırnas köyü Kayseri’ye bağlı bir kasaba olup, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi mimarı kabul edilen Mimar Sinan’ın doğduğu köydür de ondan.

140413 RIZA 005_1024x734

  • Kurtuluş savaşında kağnıların rolünü hepimiz çok iyi biliriz. Dedelerimiz cephede savaşırken, ninelerimiz ellerinden tuttukları yalın ayak çocuklarıyla birlikte cepheye mermileri kağnılarla taşımışlardır. 1930’lu yıllarda Eskişehir’de üretilmeye başlanan helikopter ve uçakların üzerinde kağnı resmi vardır. Bu sembol özellikle seçilmiştir ki, milletçe bugünlerimizi/o günlerimizi kimlere borçlu olduğumuzu unutmayalım diye.

11

  • Osman Hamdi Bey; hepimiz O’nu modernleşmenin ağır adımlarını resmettiği Kaplumbağa Terbiyecisi tablosu ile biliriz fakat birçoğumuz O’nun ülkemizin tarihi ve arkeolojik hafızasının oluşturması açısından yaptıklarının bilgisine sahip değilizdir. İmparatorluğun son yıllarında tarihi ve arkeolojik eserler yurtdışına kaçırılırken Hamdi Bey bu esrelerin kurtarılması ve hak ettikleri değer verilerek korunması ve sergilemesi için mücadele vermiş ve bugün özellikle İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde binlerce yıl öncesinden kalmış birbirinden değerli eserlerin bizlere kadar ulaşmasını sağlamıştır. Kendisi aynı zamanda Kadıköy’ün ilk belediye başkanı olmuştur.
  • Osman_Hamdi_Bey_-_The_Tortoise_Trainer_-_Google_Art_Project.jpg

Sunay Akın gösterisinde daha bunun gibi nice harika olaylardan, tarihimzden bahsetti. Daha fazla gösteri hakkında açıklama yapmak istemiyorum ve şiddetle tavsiye ediyorum.

İpuçları:

  • Gösterinin adı neden Sunay Akın ile GÖRÇEK. Buradaki GÖRÇEK kelimesinin anlamı nedir?
  • Selfie ilk Avrupada mı bulundu sizce?
  • Anıtkabir’in şimdiki yerinin neresi olacağı kararı nasıl verildi?
  • Abidin Dino ile Anıtkabir arasında ne gibi bir alaka vardır?
  • Muhsin Ertuğrul gibi bir büyük tiyatrocuyu bize kazandıran hangi çocukluk anısıdır?
  • Sunay Akın’ın imza gününe gelen sanatçı kimdir?
  • Melih Cevdet ANDAY’ın soyadı nereden gelmektedir?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BERLİN’DE HAKİMLER VAR!!

 

Sunay Akın gibiler iyi ki var. Bizi kendimize getiren, eksikliklerimizi yüzümüze vuran, bize tarihimizi anlatan, gençler “BİLGİ” Neydi? diyen…

Sunay Akın Hikayeleri programında dinlediğim ve beni çok etkileyen Berlin’de yaşanan bir hikayeden bahsetmek istiyorum.

Hikaye şöyle;

Kral Frederic güçlü bir kraldır. Bir tepede gördüğü muhteşem manzaralı bir alanı saray yapmak için kendisine ister. Fakat orada bir değirmen vardır. Eski bir değirmen. Kralın askerleri hemen değirmenciye bu durumu bildirirler. Değirmenci :

– Satılık değildir. der

Satmamakta ısrarlıdır.Değirmenci benim satılık malım yok der inatçı ve aksidir. Askerleri kovalar. Kral yanına çağırtır.

Kral Frederic :

– Galiba askerlerim doğru aktaramamışlar. Ben bulunduğunuz alana saray yaptırmak istiyorum. Kaç paradır değeri.

Değirmenci:

– Ben değirmenimi satmıyorum. Burası bana babamdan hatıra. babama da dedemden hatıra. Bahçesinde ikisinin de mezarı var. ben de öldüğümde oğluma bırakacağım.

Etraftaki askerler tedirgin bir şekilde değirmencinin kafayı yediğini düşünür. Korku dolu salonun içinde korkusuz tek kişi değirmenci olsa gerek. Kralı bu tavrıyla daha da sinirlendirmiştir.

Kral Frederic:

– Delirdin mi sen. sana vereceğim parayla onun gibi yüzlerce değirmen yaptırırsın.

Değirmenci:

– Siz de ülkenin her yerine yüzlerce saray yaptırabilirsiniz.

Kral Frederic :

– Be adam senin karşında koskoca kral var. Bana karşımı geliyorsun. Öyleyse zorla alırım.

Değirmenci:

-Hayır Alamazsınız.

Kral aldığı cevapla şaşkınlığını koruyamaz. Ne olduğunu anlamaya çalışırken Değirmenci devam eder.

“Alamazsınız Çünkü Berlin’de Hakimler Var.”

Değirmencinin bu sözü adaletin simgesi olmuş bir çok hukuk kitaplarında ders olarak verilmiştir. Bu hikayeyi bilmeyen hukukçu yoktur. Değirmencinin bu sözü Kralın çok hoşuna gider. Adalete hakimlere olan güveni anlar bu sözde. öyle ki Kral da olsa adalet var bu ülkede diye düşünüldüğünü görmek onu mutlu eder.

Sonuç olarak Değirmen yerinde kalmış hemen yanına sarayı yaptırmıştır.

Bu olaydan yıllar sonra, Osmanlı Heyeti bir toplantı için Almanya ziyaretinde bulunmuştur. Bu ziyaret sırasında bu hikayeden bahsedilir ve Osmanlı heyeti içindeki genç subaylardan sadece birisinin ilgisini çeker. Merak eder ve bu sarayı görmek ister, gruptaki arkadaşlarına sorar fakat diğerleri daha sosyal aktiviteler varken, gidip bu sarayı görmeyi istemezler.

O genç subay o hikayedeki sarayı görmekte ısrarlıdır. Bir tek o merak eder bu adaletin simgesi olmuş yeri görmeyi. Değirmencinin değirmenini ve sarayı görmek için çıkar. Orayı bulur ve karşısına geçip seyreder bu müthiş yapıları. Saraya değirmencinin adı verilmiştir yani Sans Souci Sarayı. Ve sarayı görmekte bu kadar ısrarcı olan genç subay ise, ilerde “Yüzyılın Ayakta Kalan Tek Lideri” dediğimiz Mustafa Kemal’dir. 

Neden ona Yüzyılın Ayakta Kalan Tek Lideri deniyor, şimdi daha iyi anladınız mı?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Denizi Olan Şehir

Deniz tuhaf şey. Kimini ürkütür, kimini düşündürür.Ama ruhunda bir şairlik vardır.
Duygusaldır. Sanki yaşayan, insanlığa tanıklık eden bir yanı vardır. Ne zaman kafanı ona çevirsen göz kırpar sana, biraz da belli belirsiz gülümser bilmiş bir edayla.
Mutlu mudur dersen ?
Bence değil. Deli gibi yorgun hatta. Bıkmış usanmış bizden, sonu gelmeyen hırslarımızdan,savaşlarımızdan, mücadelelerimizden. “Rahat bırakın beni” der gibi sanki.
Ya denizi olan şehir? Onun ruhunda neler var?
Denizi olan şehir güzeldir.Özgürdür.Genç kız gibidir.Özeldir. Kafasında bir sürü gerçekleşmeyi bekleyen hayaller vardır.Heyecanlıdır. Hareketlidir. Mutludur.
Bu yüzden, ancak deniz şehirlerinde yalnız kalabilir insan, denize kalır, kendine…
Ya Deniz’siz şehirler?
Denizsiz şehirler daha kabullenmiştir.Kalpleri kırıktır.Hep bir boşvermişlik içindedir. Sanki duyguları alınmıştır. Monotondur, dümdüz. ne tarafa dönseniz insanlara çarparsınız. Şöyle oturup bir banka, tüm şehri, insanları, kavgaları arkanıza alarak denize karşı duramazsınız.
Ne büyük karmaşa değil mi?
İnsan denize aşık, deniz şehire vurgun, şehir ise insanlara karşı kin ve nefret içinde.

BU YAZIDA BÖYLE OLSUN

SE-Vİ-YO-RUM;

  • Yaz mevsimini, güneşin batmakla batmamak arasında kaldığı ikindi/akşam arası yaz günlerini,
  • Hayvanları seviyorum ama uzaktan.
  • Yaşadığım şehri yani İstanbul’u çoook seviyorum,
  • Okumayı hem de zamanı, yeri ve gerçek hayatı unutacak kadar,
  • Yönetmeyi, yönlendirmeyi,
  • Öğrenmeyi seviyorum, hem de durmadan, bıkmadan,
  • Yalnızlığı da seviyorum sanırım,
  • Kendini eleştirebilmeyi, kendisiyle dalga geçebilmeyi başarmış insanları seviyorum,
  • Söyleyecek çok şeyim varken bile bazen sessiz kalmayı ve izlemeyi,
  • Doğru olduğuna inandığım şeyi yapmayı seviyorum,
  • Ateş böceklerini seviyorum,
  • İşimi seviyorum,
  • Ceyl’an Ertem, Mabel Matiz, Karsu Dönmez seviyorum,
  • Sevdiceğimle Kadıköy sokaklarında elele gezmeyi, en çok da Moda sahili boyunca yaptığımız sohbetleri,
  • Vapuru seviyorum, hele bir de yaz mevsimiyse üst kata çıkıp, rüzgarın saçlarımı savurmasını,
  • Dans etmeyi seviyorum mesela, müziği ruhumda hissetmeyi,
  • Yolculukları seviyorum mesela en çok da bilmediğim yerlere gidenleri,
  • Sevdiklerimi mutlu etmeyi, onlara hediyeler almayı, onları gülümsetmeyi,
  • Şiir de seviyorum sanırım,
  • Kemal Sunal filmlerini seviyorum,
  • Hiç tanımadığım insanların bir şekilde benim gibi ATA’mı sevdiklerini hissettiğim anları seviyorum.
  • Özgür olmayı seviyorum,
  • Başarmayı seviyorum.
  • Mücadeleyi, emek vermeyi, elde etmeyi, hak etmeyi seviyorum,
  • Ülkemi seviyorum,
  • Yapmam gereken işler sırada beklerken bazen inadına tembellik etmeyi,
  • Bir oturuşta bir sezon diziyi izlemeyi,
  • Çay içmeyi seviyorum.
  • Tiyatroyu, sanatı SEVİYORUM.

SEV-Mİ-YO-RUM;

  • Kendimi güvende hissetmediğim ortamlarda bulunmayı sevmiyorum,
  • Kış mevsimini sevmiyorum, en çok da üşüme hissini,
  • Kedileri sevmiyorum,
  • İnsanların birbirini dinlememesini,
  • Eğitimsiz, kaba saba insanlarla çalışmayı onlarla muhatap olmayı sevmiyorum,
  • Duygusuz, monoton, sıkıcı insanları, hayatı, ortamları sevmiyorum,
  • Yemek yemeyi sevmiyorum,
  • Otobüs yolculuklarını sevmiyorum,
  • Ölümleri, üzüntüleri, çabuk pes etmeleri sevmiyorum,
  • Kalabalık sevmiyorum,
  • Recep İvedik sevmiyorum,
  • Arabesk sevmiyorum,
  • İkiyüzlülüğü sevmiyorum,
  • Gitmeleri sevmiyorum,
  • Ağlamayı sevmiyorum,
  • Gürültücü insanlara tahammül etmeyi sevmiyorum,
  • Bazen susmak gerekiyor ya hani, böyle hissetmeyi sevmiyorum,
  • Kadınların erkeklerin tekelinde yaşaması gerektiği fikrinde olanları sevmiyorum,
  • Parayı sevmiyorum,
  • Tiyatrosu olmayan ilçeleri, şehirleri sevmiyorum.
  • Mutsuz olmayı sevmiyorum,
  • Esir olmayı, eli kolu bağlı olmayı sevmiyorum,
  • Muhtaç olmayı SEVMİYORUM.