Huzursuzluk-‘Ben Bir İnsandım’

Yazarı: Ömer Zülfü Livaneli

Başrol Karakteri: Gazeteci İbrahim, Mardinli Hüseyin, Ezidi kızı Meleknaz

Tarihten Bir Alıntı: “Şu küçücük dünyada herkes incitilmiş, isimsiz, herkes yanlış yerde.”(Fernando Pessoa)

Okurken Size Eşlik Etmesi Gereken Müzik: Can Bonomo’dan ‘YAN’

Sayfa Sayısı: 154

Harese nedir, bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar.

Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.

Sanatçı, toplumun kanayan yaralarını bulup gözler önüne seren, herkesin yaşayıp bildiği ama adını koymadığı, dile getirmediği gerçekleri bize anlatandır, toplumun aynasıdır yani.

Zülfü Livaneli benim gözümde ülke olarak sahip olduğumuz milli mirasımızdır. Onu daha çok ekranlara çıkarmalıyız, o anlatmalı anlattıkça bizler aydınlanmalı, gözlerimiz açılmalı, kabuğumuzu değiştirmeliyiz.Ama malesef ülkemizde bu tür değerler hep kaybedilince anlaşılıyor Yaşar Kemal gibi.

 

Beni alıp tekrar karnına soksan bile koruyamazsın anne!” (Sayfa:17)

Orta Doğu’da, yanı başımızda süregelen adı konmamış katliamın varlığından hepimiz hatta tüm dünya haberdar.Mezopotamya gibi bir kültür mirasının olduğu topraklarda bugünlerde kan, gözyaşı ve feryatlar hakim. Olayın siyasi boyutuna girmeyeceğim, tüm dünya siyasileri bu konuda yeterince konuşuyorlar zaten!!!!Ben olayın insani boyutuna özellikle dikkat çekmek istiyorum. Huzursuzluk kitabında işlenen konu da bu zaten, o yörede yaşanan binlerce, sizi derinden sarsacak hikayelerden sadece birisi.

“..biz, bu ülkenin okuryazarları, boşluğa düşen bir trapezci gibiydik. Doğu askısını bırakmış, Batı askısını da yakalayamadan aşağı düşmüştük.” (Sayfa:65)

Kitap, Zülfü Livaneli’den uzun süredir beklediğimiz SERENAD esintisinde olup, yine de bir SERENAD değil.. Ama bu kitabın güzel olmadığıyla değil, SERENAD’ın mükemmelliğiyle ilgili.

154 sayfa ve elinize alıp hikayenin içerisinde girdiğinizde asla bırakamayacağınız yalınlık ve akıcılıkla ilerliyor, ki ben kitabı bir günde okudum. Yazarımız kitabı öyle sade bir dille yazmış ki ne söylenmesi gerekiyorsa sadece onu söylemiş ve bu sadelikde kitabı daha bir etkili ve akıcı kılmış, sanırım bu ancak usta bir yazarın yapabileceği bir yetenektir diye düşünüyorum.

Aslen Mardinli olan ünlü gazeteci İbrahim’in bir gün haberlerde gördüğü Amerika’da vahşice öldürülmüş çocukluk arkadaşı Hüseyin’in hikayesinin peşine düşmesiyle başlıyor herşey.

Hüseyin’in nişanlısını uğruna terk ettiği, mülteci kampında karşılaştığı, IŞİD tarafından esir alınmış, insanlık dışı muamelelere maruz kalmış, defalarca tecavüze uğramış, bu tecavüzden gözleri görmeyen bir kız çocuğu sahibi olmuş Meliknaz’a duyduğu aşkın şahidi olmuş İbrahim.

“Her insanın içinde iyi ve kötü, yan yana durur. Hangisini beslersen o galip gelir.” (Sayfa:85)

Derken hikaye Yezidilerin inandıkları Melek Tavus’a, Kara Kitaplarına ve katı inançalarına geliyor.Hem islamiyette hem de hristyanlıkda ezidi birisyle evlenmenin yasaklanmış olduğundan bahsediliyor.

 

Hüseyin’in gözleri görmeyen bir kız çocuğuyla mülteci kampında tanıştığı Meleknaz ile evlenmek istemesiyle başlayan tehditlerin önce Mardin’de sonrasında Amerika’da uğradığı saldırıları okurken gerçekten insanların nasıl insanlıktan çıktıklarına, din adı altında birbirlerine ne işkenceler yaptıklarına hayret ediyorsunuz.

Hikayede beni en çok etkileyen şeyse 90. sayfadan itibaren Zilan’ın anlattığı kızkardeşi Nergis’in hikayesi oldu. insanoğlu insanlık sınırlarını daha ne kadar zorlar diye sordum kaç kere kendi kendime.

 

“Belki de her şeyini yitiren bir insanın son sığınağı insan onurudur, elinde kalan tek şey budur, diye düşünüyorum.” (Sayfa:143)

Ve hikayeyi bize anlatan İbrahim. Mardin’e gidip bu olaylara şahitlik ettikten sonra İstanbul’da bıraktığı hayatı ona ne kadar anlamsız ve boş gelmeye başlar, adeta bu hikayeye kendini kaptırmış, hiç görmediği sadece duyduğu Meleknaz’a karşı karışık duygular beslemeye başlamıştır. Kendini Hüseyin’in yerine koymaya çalışmakta olduğunu fark edip bunun nasıl mümkün olabileceğine hayret etmektedir. İçinde büyük bir HUZURSUZLUK vardır.

Kısacası sevda ile acının içiçe geçtiği bir ortadoğu gerçeğiyle başbaşasınız…

Kafamda Bir Tuhaflık

Yazarı: Orhan PAMUK

Başrol Karakteri: Bozacı Mevlüt Karataş ve 1969-2012 yılları arasında İstanbul hayatının pek çok kişinin gözünden anlatılmış bir resmi

Tarihten Bir Alıntı: “Kafamda bir tuhaflık vardı, içimde de ne o zamana ne de o mekana aitmişim duygusu” (William Wordsworth)

Okurken Size Eşlik Etmesi Gereken Müzik:  Sona Jabarteh- Mamamuso, Le Trio Joubran-Masar

Mevlüt hayatta ilk defa denizi orada, akşam karanlığında gördü. Deniz rüyalar gibi karanlık ve uyku gibi derindi. Tatlı bir yosun kokusu vardı serin rüzgarda. Avrupa tarafı ışıl ışıldı.Mevlüt denizi değil, bu ışıkları ilk görüşünü hayatı boyunca hiç unutmadı.

Bu benim ilk Orhan Pamuk kitabım. Okurken hep bu tür bir roman okumayı ne kadar özlediğimi hissettirdi bana. Orta ve lise yıllarımda İstanbul’u ve farklı insanların hayatlarını bu kadar güzel, oradaymışsın gibi anlatan kitapları okurken tarifsiz bir heyecan ve mutluluk duyardım, Orhan Pamuk’un bu eserini okurken de aynı böyle hissettim, yıllar sonra.

Çevirdiğim kitabın sayfaları değil de tarihin arşivlenmiş olaylarıydı sanki. Şimdi sokaklarını karış karış gezdiğimiz Beyoğlu, Taksim, Haliç Bozacı Mevlüt’ün attığı her bir adımda nasıl da onun hayallerine götürmüş, nasıl o zamanlara tanık etmiş bizleri.

Boza satmak için evlerine misafir olduğu eski İstanbul’lu aileler, onların kimi zaman şüpheli, kimi zaman dostane sohbetleri,eski Feriköy, Haliç, Dolapdere sokaklarına yapılan ziyaretler…

Sokaklardaki dünya okuldakinden çok daha büyük ve hakikiydi.

Kafamda Bir Tuhaflık 1960’lı yıllardan 2012’li yıllara kadar uzanan Anadolu’nun bir köyünde başlayıp, İstanbul’da devam eden, hem bir aşk hem de bir yakın tarih romanı. Kuzeninin düğününde sadece göz göze geldiği, adını bile bilmediği bir kıza aşık olup, ona 3 yıl boyunca mektuplar yazan, babasıyla birlikte tek odalı bir evde hayata tutunmaya çalışan, İstanbul’da bozacılığın yanında yoğurtçuluk, pilavcılık, otopark bekçiliği gibi ailesini geçindirmek için pek çok iş yapan, kalbi temiz, iyi niyetli, duygusal Mevlüt’ün hikayesi.

Bunun yanında sokaklarda karşılaştığı olaylar, yıllar geçtikçe şehrin yaşadığı dönüşüm, fakir zengin ayrımının okuldan, iş hayatına kadar kişinin kaderini nasıl belirlediği, gecekondulardan plazalara nasıl geçildiği gibi konulara Mevlüt’ün gözünden şahitlik ediyorsunuz.

Aralarında ne kadar sorun yaşamış olsalar da, birbirlerini çok sevmeseler de birbirlerinden bir türlü kopmayan ailelerin hikayeleri, Anadolu’dan gelip zengin olanlar, başaramayıp memleketine dönenler, diğer yandan ülkenin içinden geçtiği dönüşümlere, siyasi çatışmalara, darbelere tanık olur.

Ama Mevlüt bu modern destandaki tüm karakterlerden farklıdır, onun kafasında bir tuhaflık vardır. Hikaye boyunca bunun sebebini sorar, nedenini arar hep Mevlüt. Babasından kalan İstanbul Duttepedeki tek odalı gecekondusuna apartman dikileceğinde, köydeki ablalarına da birer daire düşsün diye pazarlık planları yaparken, amcasının aklına girip, “Salak olma Mevlüt, hep sen çalıştın, onların hiç bir hakkı yok, tüm daireleri kendin al, birisinde oturur diğerlerinin kiralarıyla da geçinirsin hem artık sokaklarda boza satmana da gerek olmaz” demesine kızar, amcaların nasıl böyle düşünebildiğini anlamaz, anlayamaz.

Aradan geçen yıllarda herkes, herşey değişir, koca İstanbul bile 3 milyon’dan 13 milyon nüfusa doğru koşar ama değişmeyen tek şey Mevlüt’ün iyi niyeti, temiz kalbi ve sokaklarda boza satmaktan aldığı hazdır. Kafası bir şeye mi kızdı, yüklenir bozalarını karanlık İstanbul sokaklarında hayatı sorgular, hayallere dalar, kendini anlamaya çalışır, kafasındaki tuhaflıklara yolculuklar yapar.

3 kardeşin en güzeli ve en küçüğüne vurulur ama onun iyi niyeti, amcaoğlunun kötü kalbi Mevlüt’e gönül işinde de kazık atar.Uğruna 3 yıl mektup yazdığı, bakışlarına vurulduğu, adını bile bilmediği kız yerine kuzeni Süleyman’ın oyununa gelerek, sevdiği kızın ablası Rayiha’yı kaçırır.

Belki de yalnızca bir rastlantının sizde uyandırdığı o anlamsız duygu belirliyor hayatı. Güneşin pırıl pırıl parladığı ve bahar esintisinin tülleri uçuşturduğu kısacık bir an…Belki de çok daha önemli, çok daha etkili sayısız şey silinip gidiyor da o kısacık an kalıyor. Anlayamadığımız, nedenini bulamadığımız, kaynağını bilmediğimiz ve başa çıkamadığımız o güçlü duygu.

Tüm bu aksiliklere rağmen Mevlüt ve Rayiha çok mutlu olur, etraflarındakilerin çevirdiği tüm oyunlara rağmen, beş parasız da olsa onların mutluluğunu herkes kıskanır. Kafasındaki bu tuhaflıklarla sokaklarda boza satarken Mevlüt yine düşünür;

Kalbinde kim vardır, mektupları yazdığı Samiha’mı, 2 çocuğunun annesi Rayiha’mıdır?Aşkta insanın niyeti mi daha önemlidir, kısmeti mi? Mutluluk veya mutsuzluğumuz bizim seçimlerimize mi bağlıdır, yoksa bizim dışımızda mı gelişip başımıza gelirler?

kafamda-bir-tuhaflik2

Eleştiri:Kitapla ilgili benim tek eleştirim, Mevlüt’ün köyde yaşayan anne ve ablalarından yazarın çok az bahsetmiş olması. Aslında tüm hikaye göz önüne alındığında Annesi, ablaları onların evliliği konularında da bir şeyler söylenmeliydi diye düşünüyorum.

Yazar Hakkında: Orhan Pamuk ülkemizde sevildiği kadar eleştirilen de bir yazar. Benim bu yazarın kitaplarıyla buluşmam da biraz bu sebeple geç oldu diyebilirim. Almak istediğim kitapları genelde araştırır, çevremden tavsiyeler alır, çeşitli sitelerde yorumlara bakarak seçerim. Online kitap alışverişi yaptığınız sitelerde Orhan Pamuk kitaplarının altına bakarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Fakat bu tür konularda körü körüne inanmak ya da tepki koymak yerine önce tanımak gerektiğine inananlardanım. Bu tercihlerim nedeniyle ailem dahil çok kişiden tepki almışlığım da vardır ancak bu konuda biraz farklı düşünüyorum diyelim. Mesela bu benim ilk Orhan Pamuk kitabım, cumartesi günü kitabı bitirdim, pazar günü başka bir Orhan Pamuk kitabı aldım, çünkü dilini, olayları hikayeleştirme şeklini, karakterleri betimlemesini çok beğendim.Evet görüşlerini onaylamıyor ve katılmıyorum ancak bu benim Orhan Pamuk okumama engel değil diye düşünüyorum.

Hiç vazgeçme bozacı. Bu kuleler, betonlar arasında kim alır deme. Sen hep geç sokaklardan

Son olarak, bu kitaptan bana kalanlar nedir diye düşünüyorum da,

Mevlüt’ün omuzlarında boza güğümleriyle, yürüdüğü sokaklar sonsuzluğa uzanırken, başını kaldırıp gökyüzüne doğru gücü yettiğince şöyle bağırır:

“Ben bu alemde en çok Rayiha’yı sevdim”

İşyerini Çalışanlar Oluşturur

2002 yılında Google’ın CEO’su Larry Page aklına gelen kelimeleri arama motoruna yazıp ne tür sonuçlar getirdiğini test etmek ister ve gördüğü sonuçlar onu büyük bir hayal kırıklığına uğratır. Arama sonucu çıkan reklamların da aynı şekilde çoğunun alakasız olduğunu gören Larry, mesela “Fransız Mağara Resimleri” olarak arama yaptığında mağara resmi sattığını iddia eden ancak hiç ilgili olmayan e-ticaret sitesi reklamlarıyla karşılaşır.

Peki kendimizi Larry Page‘in yerine koyarsak ilk ne yapardık? Bir an için düşünün!

Bu ürünün esas sorumlusunu/sahibini bulur, buluşturur, hatta sitemkar bir de mail hazırlar belki biraz daha ileri giderek sonuçların en ilgisizini seçip maile ek yapar derhal bir toplantı planlarız.

Sonrasında gergin anlar, agresif mailleşmeler, toplantılar, gerekçeler, öneriler, planlar ve çözüm ya da çözümcükler.

Google’da neler olmuş dersiniz?

Larry Page beklenilenin aksine ilgisiz sonuçların bir kaçının çıktısını alıp, çalışanların sık kullandığı bilardo masasının yanında bulunan panoya asıp, ardından ne bir sorumlu arama, ne bir sitemkar mail bunların hiç birine girmeyip, sorundan da hiç kimseye bahsetmeden ofisten ayrılmış.

Yaklaşık 72 saat sonra pazartesi günü sabah 05:05 civarında bu ürünle direkt olarak ilgili olmayan, şirket mühendislerinden yaklaşık 5 kişinin de bulunduğu bir ekipten Larry’e bir e-posta gelmiş.

Mailde gerçekten arama sonuçlarının ne kadar rezil olduğu fikrine katıldıklarını, bilardo oynarken panoyu fark ettiklerini ve sorunun sebebinin ne olduğunu, çözüm önerisi ile birlikte bu 5 kişilik ekibin hafta sonu oturup kodlama yapacağı, hatta çözüme yönelik bir prototipi ve örnek sonuçlarla birlikte bu çözümün mevcut sisteme nasıl entegre edileceği açıklayan link de mailde gönderilmiş.

Ne düşünüyorsunuz?

CEO’nun gözüne girmeye çalışan bir grup genç mi?

Açıkcası CEO düzeyinde gelen böyle bir eleştiriye bu üründen sorumlu olmayan mühendislerin,kendiliğinden ellerini taşın altına koyması bununla yetinmeyip, analizini yapıp, detaylı bir çözümle tarih dahi vererek, hafta sonlarından feragat etmesi gerçekten inanılmaz daha doğrusu ilham verici.

(Merak edenler için çözüm mantığında baz alınan şey; reklam sonuçları ile arama teriminin uygunluğunun ölçülmesi ve bir reklam alaka puanı sisteminin devreye sokulması imiş. Sonrasında o puana göre yayımlanıp, yayımlanmayacağının karar verilmesi, yayımlanacaksa sayfanın neresinde görüntüleneceğinin belirlenmesiymiş.)

Peki daha güzeli ne biliyor musunuz?

Bu çalışmanın Google ‘ın AdWords motorunun temelini oluşturması. Bu işten şirketin ne kadar (multi-milyar dolar …) para kazandığı konusuna girmek dahi istemiyorum.

Bu bilgiyi şu an okumakta olduğum Eric Schmidt ve Jonathan Rosenberg‘in yazmış oldukları Google Nasıl Yönetiliyor kitabından okudum ve okur okumaz paylaşmak istedim çünkü bu olay beni adeta büyüledi.

Düşünebiliyor musunuz, bir sorun var ve siz üzerime vazife değil demeden sadece soruna ve çözüme odaklanarak, belki şirketinizin itibarını da düşünerek bir çözümle gidiyorsunuz. Bu öneri başarısızlıkla da sonuçlanabilirdi, itibar görmeyebilirdi ama o kadar eminler demek ki başarısız olmaları durumunda kimsenin onlara kızmayacağına “tek parametreleri” var soruna kalıcı ve kapsamlı bir çözüm üretmek.

Bizlerde ise soruna ve çözüme gelinceye kadar sorguladığımız o kadar çok soru işareti var ki, enerjimizin çoğu bu yolda tükenmekte ve çözüme odaklanmak için elimizde ne zaman ne heves ne de cesaret kalmakta.

Burada kişisel çıkarlar kadar şirketin itibarını düşünme daha düzgün ifade etmek gerekirse şirket kültürü ile kişisel kültürünüzü özdeşleştirme ikisini bir tutma çok önemli ama malesef biz bu çizgiden çooook uzağız. Bunun için her iki tarafında adım atması gerekmekte sanırım.

Yazımı burada sonlandırıken bu alıntının benim gibi sizleri de heyecanlandırdığını, Google gibi bir firma ve orada çalışan mühendisler olmanın ne demek olduğu konusunda ufak da olsa bir fikir verdiğini düşünerek İşyerini çalışanlar oluşturur diyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HARİTA METOD DEFTERİ

Yazarı: Murathan MUNGAN

Başrol Karakteri: Murathan Mungan , ailesi ve büyüdüğü şehir Mardin 

Tarihten Alıntı: “Hepimizin trajedisi bir zamanlar çocuk olmamızda yatar” (Nietzsche)

Bize Hatırlattıkları:  Çocukluğumuz, mektup arkadaşlıkları, kışları evlerimizi ısıtan sobalar, yatılı gidilen aile ziyaretleri, okul önlüğümüzün göğüs cebine mutlaka ütüleyip koyduğumuz temiz mendiller …

Okurken Size Eşlik Etmesi Gereken Müzik: Yeni Türküden Telli Turna ( Aslında yunan ezgisi olup, türkçe sözlerini Murathan Mungan yazmıştır.)

Her anı kitabı yedeğinde “Hayat nedir?” sorusunu taşır. Ne de olsa çocukluk karar verir içimizdeki pek çok şeye, hayatsa bu “pek çok şeyi” bizim için her seferinde yeniden tartışmaya açar. Bu nedenle anılarını yazmaya kalkışmak, ne olursa olsun sonuçta geçmişi yorumlamaktır; yazıya dökerek çocukluk travmasını dünyaya paylaşma arzusudur. Yukarıda sözünü ettiğim gibi, pek çok kişinin “hayati önemde” örselenmeden büyümesinin mümkün olmadığı bir aile ve toplum yapısında ömrümüzün önemli bir bölümü aldığımız yaraları sağaltmakla, gördüğümüz hasarın kişiliğimizde bıraktığı izlerle mücadele etmekle geçer. Günü geldiğinde “yazı” dan medet ummamızda bunun da payı vardır. Öte yandan, ne kadar yazıya dökmeye uğraşsanız da, bilirsiniz çocukluğun ağlarını iyieştiremez yazdıklarınız; geçmişte kapalı kaldıkları yerde zaman zaman sızlar durular. Ama yazının şifasında gene de iyi gelen bir şey vardır; ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz, ama iyi gelen bir şey.

Bu benim ilk Murathan Mungan kitabım. Sosyal medyadan ve daha çok şiirleriyle tanıdığım yazarın kitapları öncesinde hiç ilgi odağım olmamıştı. Bu kitabı nereden buldun derseniz, bir kaç ay önce Soner Yalçın‘ın bir köşe yazısında geçtiği için biraz araştırınca konusu ilgimi çekmiş ve okunacaklar listeme eklemiştim.

İtiraf edeyim 414 sayfa ve okuması zor bir kitap ama okurken hem sıkıldığım hem sevdiğim bir deneyim oldu benim için.

Ben de ilerde bir zaman kendi çocukluğumu hep yazmak istemişimdir, bunu adımı duyurmak ya da para kazanmak için değil, yazmam gerektiği, benden geriye benden olanlara bir hatıra bırakmak, mümkünse unutulmamak, anılmak için yapmak istiyorum. Bu kitabıyla Murathan Mungan bana umut oldu diyebilirim. Elbette benim onun kadar yoğun, hareketli ve zor bir çocukluğum olmadı ancak, geçmişe dair benimde anlatmak istediklerim var diyebilirim.

Kitabın konusuna gelecek olursak;  Mardin’in yerlilerinden olan arap soyundan gelen, ünlü bir avukat olan baba İsmail ve İstanbul’da yaşayan Muazzezin oğlu olarak 1955’de anne ve babasının boşandıktan sonra dayanamayıp ikinci kez yeniden evlenmesinden sonra doğuyor, sonrasında annesinin yaşadığı psikolojik rahatsızlıklar nedeniyle 17 yaşına kadar öz annesini bilmeden babasının ikinci karısı Habibe’yi annesi bilerek büyüyor. Sonrasında cinsel tercihlerinden dolayı ailesiyle özellikle babasıyla yaşadığı sorunlar ve babasının kendisi gibi avukat olmasını istemesine rağmen Murathan’ın kendi hayallerinin peşinden gidişinden daha pek çok anıdan bahsediliyor.

17 yaşına kadar çocukluğunu geçirdiği Mardin’i o kadar güzel anlatıyor ki, yazarın betimleme yeteneğine hayran kalıyorsunuz, bahsettiği yemek tarifleri ise bana aşçılık konusunda da yazarın yeteneği olduğunu düşündürdü açıkcası. (Özellikle Mardin dolması bölümü- sayfa 171)

Kitabına neden bu adı verdiğini ise şöyle anlatıyor;

Çok yıl önce verilmiş bir kararla, bu kitabın adını büyüme yıllarımın anısına, “Harita Metod Defteri” koymuş, bu tasarımdan sanırım ilk kez 1988 yılında bir dergide söz etmiştim. Çocukluk yıllarımda “metod” diye yazılırdı; ben de öyle bıraktım.

Ömrümün yıllarla ölçülen süresi “kaç ortalı” olursa olsun, yaşamı boyunca kendine çizdiği yol haritasını izleyerek bıkmadan usanmadan ders çalışan, elinden kolundan, kucağından defter, kitap, kalem eksik olmayan “bir çocuğun” anılarını yazdığı kitaba Harita Metod Defteri adının yakışacağını düşündüm. Umarım okunması, yaşanmasından daha güzel bir hayatın kitabı olmuştur. (2013-2015)

Kitabı okurken hep şunu düşündüm, yazar böylesine duygusal olduğu için mi bu anılar böyle gözlemlenmiş yoksa anılar bu kadar acıklı ve zor olduğu için mi yazarımız bugünkü Murathan Mungan olmuş diye, kitap bittiğindeyse bunun bir paradoks gibi birbirini besleyen birbiri olan şeyler olduğuna karar verdim. Eğer okumak isterseniz kitabın sizde hangi tadı bırakacağını merak ediyorum doğrusu.

Kitapta geçmişe ait aile fotoğraflarına da yer vermiş yazar.Bu sayede sanki sizde o anlara gidiyor, hikayenin bir parçası oluveriyorsunuz.(Soldan sağa, babası İsmail, üvey annesi habibe(Haboş),Murathan Mungan)

mungan41

Önce İsmail öldü, sonra Muazzez, sonra Habibe… Anneniz babanız hayattayken yaşınız kaç olursa olsun, birinin çocuğusunuzdur hep. Ancak onlar öldüğünde, varoluşunuzun köklerinin dünya toprağından söküldüğünü hissedersiniz. Ancak o zaman artık çocuk değilsinizdir. Artık çocuk olmadığınızı bir de böyle bir kitabı bitirdiğinizde anlarsınız. Otuzlu yaşlarda başladığım bu kitabı ancak şimdi bitirirken, Sait Faik’in bir öyküsündeki şu cümleyi anıyorum. “Küçük şeyleri unutamayanlar, en geri hatıraları da unutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutmadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir.”

KADIN

 

Yazarı: Yılmaz ÖZDİL

Başrol Karakteri: Türkiye’de yaşayan kadınlar

Tarihten Alıntı: Dünyayı değiştirmek için… Bazen ‘bir kişi’ yeter.

Bize Hatırlattıkları: Dilara Dumrul, Şenay Yüzbaşıoğlu, Sezen Aksu, Türkan Saylan, Betül Yüksel, Müzeyyen Senar, Özgecan Aslan, Dimitrina Kovacheva,Gizem Girişmen, Angela Merkel, Fatma Seher Erden ve diğer kadınlar…

Okurken Size Eşlik Etmesi Gereken Müzik: Pinhani’den KURTAR (şarkıyı bir kere dinledikten sonra sözlerini bir kere müziksiz okuyun, sonra tekrar dinleyin,,,)

Sevgili anneler…

10 Kasım’lar kaygı duruşu değildir.

Saygı duruşu’dur.

En bakımlı halinizle… Elbette ister yeni, ister eski ama, mutlaka temiz,ütülü; çocuklarınıza en güzel kıyafetlerini giydirin.

O sizi nasıl bekliyorsa…

Lütfen öyle gidin.

Kadınlar, annelerimiz, babaannelerimiz, ablalarımız, kız kardeşlerimiz…

8 çocuğuyla tarlalarda çapa yapan, inek sağan, eşekle eve su taşıyan, kocasından daha çok tarlalarda çalışan bir Anadolu kadınıydı babaannem.

Eski albümlerdeki fotoğrafını gördüğümde günümüz mankenlerine taş çıkaracak güzellikteymiş yengem. Ama şimdi çalışmaktan yaşlanmış, bükülmüş beli, aparmış ipek gibi saçları.

Çok zekiymiş annem. Öğretmenleri çok yalvarmış dedeme okula göndermesi için ama o gülmüş geçmiş. Kız çocuğu dediğin okutulur muymuş canım. Şimdilerde 56 yaşındaki annem çok daha farklı bir hayatı olabilecekken, şu anda tek başına şehirler arası yolculuk yapamayacak kadar ürkek ve çekingen.

 

Kadınlar, babaannelerimiz, yengelerimiz ve ANNELERİMİZ…

Onlar kadın oldukları için hep eşlerinden, babalarından, erkek kardeşlerinden sonra gelmişler. Aslında hep çalışmışlar erkekler kadar belki daha da fazla. Eşleri, babaları  gibi ailenin geçimine yardım etmişler ama adet böyleymiş ya yine de erkeklerin gölgesinde kalmışlar.

———————————————————————-

Yılmaz Özdil bu kitabında ülkemiz kadınlarını anlatmış. Ama 2016 yılına doğru ilerlerken kadınların özgürlük alanlarının nasıl daraltıldığına dikkat çekmiş. Zaman ilerledikçe babaannemden bana kadar geçen sürede benim üniversite mezunu bir bayan olmama rağmen artması gereken özgürlüğümün nasıl yavaş yavaş elimden alındığına vurgu yapmış.

Ekaterinburg_1

Kitapta birbirinden özel kadınların hikayeleri var. Beni en çok etkileyenleri not almıştım. Sizinde özellikle bu bölümleri okumanızı tavsiye ederim.

  • Dilara Dumrul (sayfa 23),
  • Pippa Bacca (sayfa 28),
  • Bilun Manyas(sayfa 39),
  • Tuğçe Çakmak Kara (sayfa 47),
  • Quanitra Hollingsworth (sayfa 72),
  • Özlem Çerçioğlu (sayfa 82),
  • Begüm Atman (sayfa 113),
  • Dilek Yeşilbaş (sayfa 146),
  • Dimitrina Kovacheva (sayfa 147),
  • Gizem Girişmen (sayfa 153),
  • Fatma Baştimur(sayfa 178),
  • Leyla Çalışkan (sayfa 212),
  • Evin Demirhan (sayfa 221),
  • Aysel Fedai (sayfa 233),
  • Safiye Erol (sayfa 253),
  • Nadide Kenter (sayfa 260)

Kitapta (67. sayfa) Gertrude Bell‘den bahsederken, onun hayatını anlatan bir film çekildiğinden söz ediyor yazar. Ben izlenecekler listesine aldım. Belki sizin de ilginizi çeker.

Çöl Kraliçesi, Fas ve Ürdün’de çekildi. 36 milyon dolara mal oldu. Beş bin figüran kullanıldı.İlk gösterim Berlin film festivalinde yapıldı. 2015’in Kasım ayında vizyona girmesi bekleniyor.

İzmir’in Konak ilçesinde açılan Kadın Müzesin’den de bahsediyor kitap. Görülmesi gerekenler listesine ekledim. Size de öneririm.

s-5b91f0fbd2cfcfcfdfe0e79a7dbfb32d542c5b1e

Pencereden dışarı bakarak yazıyorum bu satırları size ve çok düşündüm, sonunu bağlamamaya karar verdim. Yanınızdaysa yüz yüze, uzaktaysa kaldırın telefonu ilk arayacağınız kişiye; eşe, sevgiliye veya bir türlü açılamadığınız kıymetliye… Ne zaman gireceğimiz belli olmayan türbülansın cümlelerini siz bağlayın.

Yılmaz Abi sadece yazmamış, anlatmış.OKUYUN bence.

DEVİR

Yazarı: Ece TEMELKURAN

Başrol Karakteri: Ali, Ayşe ve Ankara Kuğuları

Tarihten Alıntı: “Geçmiş ölmedi hatta geçmedi bile” (Faulkner)

Bize Hatırlattıkları: Hayat Ansiklopedisi, Bülent Ersoy, Türküler, Dallas Dizisi, Hafta Sonu gazetesi, Dantel, Sehpa Örtüsü, Un çorbası, Şokella

Okurken Size Eşlik Etmesi Gereken Müzik: Çaykovski’den Kuğu Gölü

 

Hayat görgü kurallarının intizamını kabul etmeyen büyük bir muammaymış meğer Cavit Bey. Fakat bakıyorum da biz hep genç kaldık, bizden sonra doğanlar sanki biraz ihtiyar doğdular. Biz hep sınıfın en çalışkanı, en muntazamı olmaya çalışan Cumhuriyet çocuklarıydık; nasıl ihtiyarlanır pek bilemedik, değil mi Cavit Bey?

 

Ece TEMELKURAN‘ı hep duyuyordum, isim olarak tanıyordum ama ilgimi çekmesi ilk olarak TEDX İstanbul’da yaptığı konuşmasını ile oldu diyebilirim.

 

Sonrasında da kendimi DEVİR’i okurken buldum zaten. Bu benim okuduğum ilk Ece TEMELKURAN kitabı. Hikayeyi anlatış şeklini çok sevdim. Yalın, akıcı ve sıkmadan ilerliyor hikaye. Bu kadar zor bir dönemi (1980’li yıllar Türkiyesi’ni) ancak bu kadar saf ve temiz duygularla anlatabilir. Bu yüzden farklı. Çünkü 5-6 yaşlarında 2 çocuğun gözünden anlatılıyor o dönemler.

Aslında kitabı almadan internetden biraz araştırınca çok beklediğim cevapları bulamadım. Genelde sıkıcı, yavaş ilerleyen bir kitap olarak bahsedilmiş ama bende böyle bir duygu uyandırmadı. Hatta kitabı bitirmem 4 gün sürdü (504 sayfa).

İçeriğinden bahsedecek olursam:

Devir, bir dönem romanı. Öte yandan geçmişle bugün arasındaki o köprüde yazgıların devrinin romanı… Uzun zamandır düşündüğüm bir şey yazgıların devri. Dündekiler bugün bambaşka görünse de aynı kişiler ya da geçmişin yazgılarının üzerimizdeki halleri mi?

Sanki olmuyormuş gibi her şey. O yüzden ben korkmuyorum. Başka bir şey oldu bana. Sanki film izliyormuşum gibi oldu. Sanki kozanın içindeymişim, dünya dışarıdaymış gibi oldu. Adamlar annemi götürüyorlar filmde, ben yalnız kalıyorum.

Ankara’da birisi fakir diğeri zengin sayılabilecek bir çevrede yetişen 2 çocuğun gözünden, anne babaları, onların kavgaları, eski aşkları, pişmanlıkları, komşuları, yaşam mücadeleleri, ülkenin o dönem ki gündeminde olan sanat haberleri (Bülent Ersoy’un cinsiyet değiştirmesi vb.), Dallas adlı yabancı dizinin aile sohbetlerindeki yeri, siyaset ve insanların bölünmüşlüğü masum iki çocuğun gözünden anlatılıyor.

ece-temelkuran-devir-egoistokur-1

Hafta Sonu gazetesi o, Jale’anım Teyze’nin kapısının önünde duruyordu. Bülent Ersoy fotoğrafı var yine kocaman. Önce Bülent Ersoy’u seviyorlardı. Sonra bir şey oldu ona çok kızmaya başladılar… Galiba anneannem o yüzden pis diyor gazeteye.

Okurken çok güldüm. Onların annelerini, Hüseyin Abilerini mutlu etmek için çırpınmaları, küçücük yüreklerinde taşıdıkları kocaman umutları, Ali’nin cebinden hiç bırakmadığı, ne zaman üzülse ve ya korksa eliyle oynadığı ipleri, Ayşe’nin babaannesi ile eczane ziyaretleri o kadar gerçek ve hayatın içinden ki. Okurken kendi çocukluğuma gittiğim çok oldu.

Aslında çok acı çocuklarımızın bu korkularla, çırpınışlarla büyümesi. Kuğuları kurtarırlarsa ülkeyi kurtarabileceklerine inanmaları. Tanık oldukları onca acı, sefalet, ölüm, işkence onlar büyüyünce kaybolup gidecek mi hafızalarından? Ali ona kuğuları anlatan, hayatı, mücadeleyi anlatan Hüseyin Abisini yani Sinan’ı unutabilecek mi?

Ya sırlar, büyüklerin çocuklar anlamaz dediği aslında Alilerin, Ayşelerin bildiği sırlar. Büyüklerin bilmediği, küçüklerin bilmiyormuş gibi yaptığı sırlar.

Ali, Çaykovski diye bir adam var. Büyüyünce öğrenirsin sen onu. Kuğu Gölü diye bir bestesi var onun. Turgay Abi’n bilirdi onu. Turgay Abi’n gitar da çalardı, biliyor musun. Çok akıllıydı. Hepimizden daha akıllı. Ama işte ömrü, milyon yıllık insanlık tarihinde anasını sattığımın içsavaşına denk geldi… Şimdi dergide şehit mi değil mi diye tartışılacak Ali. Gürültüye gidenleri şehit sayalım mı aslanım?..

Ali’nin fakirliği, Ayşe’ler de yediği  şokellalı ekmeği annesi yiyemediği için kendini suçlu hissetmesi, Ayşe’nin anneannesiyle yaptığı komşu ziyaretleri, kuğulu park gezmeleri, meclise kelebek sokabilirlerse ailelerinin yaşadığı tüm sorunlarının çözüleceğine inanmaları o kadar masum ve saf ki onların o güzel dünyasında kalıp gerçek hayata dönmek istemiyorsunuz sanki.

devir1

Yazar o karanlık dönemleri sol penceresinden anlatmış. Elbette karşı pencerelerin de diyecek sözleri olacaktır. Ama asıl sorun aslında bu pencerelerin aynı eve ait olduğunun bu ülkede yıllar boyunca bir türlü anlaşılamamış olması. Kitapta 1980’ler anlatılıyorken bu ayrılıkların değişerek de olsa hala var olması ne kadar acı. Elbette farklılıklar güzeldir, geliştirir ancak bu farklılıklar bizi birbirimize düşman etmemeli. Öldürmemeli.

Ama biz ölüyoruz…

Bu bir devir romanı. Herkesin zamanı bir başkasına devrettiği hayatta, Ali ve Ayşe’nin beraber kurdukları gizli bir dünya var içinde. Sadece o iki çocuğun gördüğü ve bir tek dilsiz kuğuların bildiği bir yer. O dünyada bugün yaşadıklarımıza asıl biçimini verenler, yani unuttuğumuzu hatırlamadığımız şeyler var…

Konstantiniyye Oteli

Yazarı: Zülfü Livaneli

Başrol Karakteri: İstanbul (Konstaniyye)

Tarihten Bir Alıntı: “Eğer dünya bir bir memleket olsaydı, başkenti muhakkak Konstantiniyye olurdu.” (Napolyon)

Okurken Size Eşlik Etmesi Gereken Müzik: Pachabel Canon in D

 

Milyonlarca tutku, milyonlarca dert, milyonlarca geçim sıkıntısı, milyonlarca dua, milyonlarca sevda, milyonlarca korku, milyonlarca özlem. Duraklar, otobüsler,metrolar, metrobüsler tıklım tıklım dolu. İlk duraklarından binmeyenler, bazen saatler süren bu yolu sallana sallana ayakta geçirmek zorundalar. Üstelik hiçbir yere tutunamadan, birbirlerine yaslanarak, her yöne savrularak…

 

Zülfü Livaneli‘nin Konstantiniyye Oteli adlı eserini yeni bitirmişken, sıcağı sıcağına düşüncelerimi aktarmak istedim.

Öyleyse söz bende;

İlk söyleyeceğim şey, okuması çok yorucu bir kitap olduğu.Son satırlarını da okuyup kitabı bitirdiğimde zihnim karma karışıktı.Kesinlikle diğer kitaplarından hem konu hem de hikayeyi anlatış biçimi olarak farklıydı. Bu iyi bir eleştiri mi yoksa kötü mü ben hala çıkamadım işin içinden.

(Ama haksızlık da etmek istemem usta yazara. Sanırım ben SERENAD‘dan sonra kolay kolay başka bir kitabını beğenemeyeceğim. Bu Konstantiniyye Oteli’nin kötü olmasından ziyade SERENAD’ın harika olmasından kaynaklı tahminimce.)

Kitabın konusundan bahsedecek olursam eğer;

Kitap ilk başta ülkenin önde gelen zengin iş adamlarından Ergün Bey’in yönetici asistanlığını yapan Zehra’nın hayatını anlatıyor gibi gelse de aslında anlatılan, geçmişten bugüne Konstantiniyye’nin yani İstanbul’un hikayesi. Konstantiniyye’den İstanbul’a yakılan bir ağıt aslında.

Zehra’nın organizasyonunu yaptığı büyük Konstantiniyye Otelinin açılışına katılan, sanat dünyasından, iş dünyasına, büyükelçilerden, medya patronlarına pek çok ünlü ve zengin diye tanımlayabileceğimiz misafirlerden, otel çalışanlarına kadar herkes yaklaşık 300 kişi bu kitabın konusunu oluşturuyor.

Kitabın sevmediğim yönü, hemen hemen herkes için kitapta bir bölüm oluşturulduğu için konu çok dallanıp budaklanıyor, karakterler, olaylar havada uçuşuyor.

Ama yine kitabın sonlarına yaklaştıkça yazarın ne yapmak istediğini daha iyi anlayıp, hak da veriyorum kendisine. Hikayede, görevli otel çalışanları ve geceye davet edilen misafirler dahil tüm Türkiye var. Biz varız. Bir derleme yapmış aslında yazar. Birbirini aldatan eşler, alkolün de etkisiyle son model arabalarıyla işten dönen fabrika işçisine arabayla çarpıp öldüren çocuklarını temize çıkarmak için mal varlığını ortaya koyan zenginler aileler, yeni bir dizi teklifi alırım umuduyla etrafa gülücükler saçan manken oyuncular, ailesini doğuda patlamada kaybedip İstanbul’a çalışmaya gelmiş garsonlar, ileride IŞID’e katılacak olan mutfak çalışanı, bir tecavüz sonucu dünyaya gelmiş, hapishanede büyümüş Garip… yani hergün haberlerde okuduğunuz olayların çoğunu bu kitapta bir karakter üzerinden okuyorsunuz.

Enteresan bir İstanbul hatta Türkiye sentezi. Bence farklı bir yaklaşım. Dedim ya güzel ama dağınık bir hikaye.  Aralarda kaybolabiliyorsunuz.

Türkiye’de önemli insanlar değersizdir, Değerliler ise önemsiz.

Diriler kadar ölüler de konuşturuluyor hikayede.Osmanlı var, Bizans var, edebiyat var, siyaset var, din var, botoks var, Gezi Olayları var, Recep İvedik var ve daha neler neler var.

Aslında karakterler özenli seçilmiş ve her biri bir olguyu, olayı temsil ediyor. Her hikayede göndermeler de var aslında. Bence çok zekice düşünülmüş zor bir eser.

İnsanların kısacık ömrü, hikayeler olmadan neye yarar? Bizi onlar koruyor, her şeye derinliğini ve anlamını hikaye veriyor. Hikayesiz kalmış insanlara çok acıyorum.

Kitabın bir bölümünde, kendi edebiyat sanatçılarını es geçip, Avrupa’ya merak salan genç yazar Emre’ye yani bizlere (!) Zülfü Livaneli kendi değerlerimizi isim isim hatırlatıyor. Onları okuyun ama kendi topraklarınızın sanatçılarını da okuyun işte o zaman olayları daha iyi kavrayacaksınız diyor. Kim onlar;

  • Memleket Hikayeleri – Refik Halid Karay,
  • Fahim Bey ve Biz – Abdülhak Şinasi Hisar,
  • Çingeneler – Osman Cemal Kaygılı,
  • Medarı Maişet Motoru – Sait Faik,
  • Deli – Refik Halid,
  • Kurtlar – Peride Celal,
  • Anayurt Oteli – Yusuf Atılgan,
  • Çakırcalı Efe – Yaşar Kemal,
  • Odalarda – Erdal Öz,
  • Lüzumsuz Adam – Sait Faik vb.

Yazar bir röportajda aslında 700 sayfalık bir eseri 480 sayfaya kadar indirdim diyor. 3 yıl sürmüş bu eseri yazması. Hikayenin bir bölümünde yeni çıkan kitabı “Orta Zekalılar Cenneti” bile geçiyor.

Usta yazar ,bir kere daha konusu, olayların kurgusu, katmanlı hikayesi ile kalemini konuşturmuş.Bize ülke olarak kafamızın ne kadar karışık olduğunu göstermiş. Bizi yazmış, anlatmış.

Emeğine, yüreğine sağlık Zülfü Abi.

 

 

 

 

 

 

Kelimeler Albayım

 
   Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim de sevmeye hakkım yok mu albayım? 
“Yok.”
     Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? sorarım size: “Nasıl?” kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan, bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım.
Kelimeler… Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor.

Abim DENİZ

  ”Baba, Mektup elinize geçmiş olduğu zaman, aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben, ne kadar üzülmeyin desem, yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat, bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki, benden önce giden arkadaşlarım, hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de etmeyeceğimden şüphen olmasın. Oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir. Bu yola bilerek girdi. Sonunda da bu olacağını biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı ama, beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, (…) anlayacağını inanıyorum. Cenaze için, avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara´da 1969´da ölen arkadaşım Taylan Özgür´ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul´a götürmeye kalkma. Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir. Son anda, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım… Oğlun Deniz Gezmiş Merkez Cezaevi”

Yazıma yaşanmış bir hikayenin sonuyla başlamak istedim. Çünkü hepimiz bu dramın sonunun nasıl bittiğini biliyoruz zaten. Can Dündar ın Deniz Gezmiş’in kardeşi Hamdi Gezmiş’in arşivini kullanarak hazırladığı tarihi belge değerindeki son kitabı ABİM DENİZ’i Deniz’e inanan, inanmayan herkes okumalı.

Can Dündar çok güzel bir iş çıkarmış, tamamen objektif, olduğu gibi bize anlatmış 68 kuşağını.Bu kitapla ilgili benim hissettiklerime gelince…. Evet sonunu bildiğim bu hikayenin finaline geldiğimde ağladım, üzüldüm, kızdım öfkelendim, nasıl? dedim. Çok kızdım Deniz’e çok. Ah be çocuk ah be ! dedim. Ama onun zekası, Mustafa Kemal’e olan bağlılığı, dimdik ayakta duruşu, daha 23 yaşında iken okuduğu kitaplar, yaptığı konuşmalar, sisteme kafa tutuşu, cesurluğu ben “BU ADAMA ANCAK ŞAPKA ÇIKARIRIM” dedim. Yazacak o kadar çok şey var ki. Babası Cemil Gezmiş’in oğlunu kurtarmak için verdiği mücadele, kitabı okurken en çok bu bölümlerde üzüldüm. Ayrıca baba ile oğlun arasındaki iletişim, birbirlerinin görüşlerini desteklemeseler bile her daim birbirlerinin arkasında durmaları gerçekten söz konusu yıllar için büyük bir başarı. Zaten Deniz Gezmiş tüm mektuplarını ailesi adına Babasına hitaben yazmış. Annesinin tüm bu olaylar olurken vazifesini son ana kadar devam ettirmesi, okulu, öğrencilerini kendi özel meseleleri için ihmal etmmesi, metanetli duruşu gerçekten takdire şayan. Abisi Bora Gezmiş kardeşinin aksine o dönemler için siyasetten uzak yaşamış, Deniz’in mahkemesinin devam ettiği dönemde evlenmiş, Evlendikten hemen sonra eşiyle birlikte kardeşinin ziyaretine gelmiş ve bu onu hayattayken son görüşleri olmuştur. Küçük kardeşi Hamdi Gezmiş ise abisine olan son görevini de yerine getirmek için bu kitabın yazılmasında oğlu Can ile büyük emek vermiştir. Geride kalan 2 kardeşin ikişer çocukları olmuş fakat çocuklarına DENİZ adını vermemişler. Fakat Deniz’i sahiplenen milyonlar çocuklarına deniz adını vermiştir, vermeye de devam edecektir. Deniz’in anne babası artık hayatta değiller, evlatlarının onlardan önce bu dünyadan göç etmesinin burukluğu ve Deniz gibi bir evlada sahip olmanın gururuyla. Deniz’ e gelince. Adam kaçırma, banka soyma gibi onları hedeflerinden uzaklaştıran, haklı iken haksız duruma düşüren eylemlerini okurken çok kızdım onlara. Bu kadar yol katetmişken böyle bir kararı nasıl aldıklarına inanamadım. Ama her ne olursa olsun 23-24 yaşındaki gencecik insanlar idam edilmemeliydi. Onlara yanlış yaptıkları başka türlü anlatılmalıydı. İşin özüne baktığınızda bu insanlar ülkelerini daha yaşanılır bir ülke haline getirmek için mücadele vermişler, kullandıkları yöntemi maalesef bende onaylamıyorum ama bu insanlar yaşıtları gibi kız arkadaşlarıyla gezmek tozmak, cafelerde oturmak yerine inandıkları şeyler uğruna mücadele etmeyi seçmiş, bu amaç uğruna ölecekleri ana kadar çeşitli konularda okumuş, okumuşlardır. Birde şu açıdan bakın o yaşlarda sizler neler yapıyordunuz? Kitapta ilgimi çeken noktalardan birisi de şu oldu:

Orhan İzzet Kök (Avukatları) O gün tek tek üçüyle de görüştüm. Bu, onları son görüşümdü. İnfazlarla, dışarıdaki politik ortamla ilgili bazı şeyler sordular.Tam ayrılacağım sırada Hüseyin İnan Toprak ve Tarım Reformu Ön Tedbirler  Yasa Tasarısı’ndan bir tane elde edip kendisine getirmeye çalışmamı rica etti. O sırada basında ve kamuoyunda tartışılan bu tasarının köylüye ne getirip götürdüğünü öğrenmek istiyordu. Donup kaldım. Her an ölüme götürülmesini bekleyen bir insan, hücresinde Toprak Yasası ‘nı okumak istiyordu.Güç toparlandım. Şehre döner dönmez yasaya ilişkin belgeleri yolladım. İncelemiş. Kenarlarına notlar alıp satırların altını çizmiş.

Ayrıca kitabın 268. sayfasında İlhan Selçuk’un  19 Mart 1971 yılında yayınlanan yazısı da Deniz’in durumunu özetler nitelikte. Aslında söylenecek hem çok söz var hemde söylenecek başka birşey yok. Keşke gencecik insanlar bu şekilde susturlmaya çalışılmasaydı. Hangi düşüncede olursanız olun mutlaka okuyun diyeceğim bir kitap ABİM DENİZ.

Denizlerin “onurlu ve cesur” duruşlarına içten bir selam…

Emeğine sağlık Can Dündar…

Onu Tanıdınız Mı?

Onlar farklıdır, yolda yanyana yürürken bile anlarsınız çünkü çantasında hep bir kitap vardır ve çantayı ne tarafa takarsa o tarafı biraz eğimli durur. Onlar çok bilmiştir, dışardan normal bir hayat yaşadıkları düşünülse de biraz sohbet edince anlarsınız ki aslında okudukları her romandaki hayatı biraz onlar da yaşamıştır.

Evet kitap okuyan; bunu yemek yemek, sohbet etmek, uyumak kadar hayatın normal bir ihtiyacı olarak gören insanlardan bahsediyorum. Bu insanların farklı bir havası vardır, yaşları kaç olursa olsun onlar okudukları kadar tecrube etmişlerdir hayatı.Duyarlıdırlar aynı zamanda çünkü bir kitabın bir bölümünde bununla ilgili birşeylerin altını çizmişlerdir çoktan.

Onların duvardan duvara kitaplıkları vardır. Bazen elinde bir fincan çay içerken geçer o kitaplığın karşısına ve 70 yaşına gelip torununa gençlik anılarını anlatan bir anneanne edasıyla tecrubelerine,satır aralarınai arka sayfa notlarına kısacası hayata açılan penceresine şöyle ağırdan bir bakış atar ve Vayy Be! der.

images (2)

Şu kitabı harçlığımdan arttıtarak almıştım, aa bu roman harika bu doğum günümde sıra arkadaşım hediye etmişti, bu kitabın bende yeri ayrı, şu kitap var ya herkesin kütüphanesinde olmalı, ahh Nazım Hikmet ahhh, sevgiliye özlemi nasıl güzel anlatmış burda Orhan Veli,o mu o kitap okurken uyuyakalmışım da o yüzden cildi dağıldı biraz …… bu hikayeler çoktur bu insanlarda.

Herkes ilk fırsatta telefona sarılırken, onlar kitaplarına koşar hemde büyük bir özlemle. Herkes tatilde güneşlenirken onlar gölgede kalıp tatilin keyfini kitaplarıyla çıkarırlar.Yolculukları belki de bu yüzden çok severler.İnternetden sipariş verdikleri kitapları getirmesi için kargoyu saatlerce pencereden beklerler.Paket açılır kitaplar birbir ellerine geçtiğinde onları dizip şöyle bir bakarlar. O an dünyanın en mutlu insanı emin olun onlardır.

images

Nerden mi biliyorum? Sizce….