Kağıt Yoksa Çarşafa Yazsınlar/Tüy Kalemler

Pişmanlık alışkanlığın öldürdüğü geçici bir duygudur. İşlenilen tek bir cinayet vicdanımızı sızlatabilir. Ama cinayet çoğalınca, onlarca yüzlerce kez tekrarlanınca vicdan susar.

Nefes almak için ne yaparsınız???

Hayır hayır onu sormuyorum, insan olarak bir birey olarak nefes almak için neler yaparsınız?

Siz düşünün bu soruyu biraz.

Ben tiyotraya giderim ve iliklerime kadar nefes aldığımı, oksijenle dolduğumu, yenilendiğimi, kendime geldiğimi daha çok kendim olduğumu ancak o zaman anlarım.Günümüzün en az 8-10 saati işte, trafikte geçiyor. Koşuşturmacalar, hazırlanmalar hep var.Stres desen artık olmazsa olmazımız, yani bir durup dinlenmek lazım ki direnebilelim, daha da ilerleyebilelim, dayanabilelim.

Bunları şunun için yazıyorum, tiyatroya gidin, kendinizi, eşinizi, arkadaşlarınızı bir de başkalarının gözünden sahnede izleyin. Seneler hatta çağlar öncesindekilerin dertlerini, savaşlarını, mutluluklarını görün.

Bu dünyada babana bile güvenmeyeceksin. Sizin tanrınız oğlunu çarmıha gerdiyse; kim bilir bana ne yapar?

Bu girişten sonra geçenlerde izlediğim ve bana tiyatro budur, böyle oynanır, bir kitap ancak okuyormuşcasına böyle sahnelenir dediğim TÜY KALEMLER‘den biraz bahsetmek istiyorum.

quills-slider

Ne iş yapıyorsa yapsın en iyisini yapan insanlara her zaman saygı duymuşumdur. Çöpcülük de yapsan, şirket de yönetsen en iyisini yapanlardan olmak gerek. Erdal Beşikçioğlu‘da oyunculukda özellikle tiyatroda en iyilerden bana göre.

“Bir sona geldiğin için ağlama, onu yaşadığın için gülümse.”

Oyunun konusuna gelecek olursam; Marquis de Sade, sadizm kelimesinin isim babası olan, fransız edebiyatçının hayatının bir bölümünün anlatıldığı sarsıcı bir hikaye.

jean-baptiste_francois_joseph_de_sade

Hayatının 29 yılını hapishane, 13 yılını ise akıl hastanesinde geçiren, aykırı görüşleri, rahatsız edici fikirleri olan bir adam. Haliyle her dönem yazdıklarından sorumlu tutulmuş ve cezalandırılmak istenmiş hep.

Özellikle ahlak kurallarına kafa tutuşu, neyin kime göre doğru olduğunu olması gerektiğini kim nasıl belirleyebilir diyen birisi, hikayeleri derinden sarsıcı ve keskin.

Marquis de Sade’nin hayata bakışı, hikayelerinden ziyade yazdıklarının engellenmek istenmesi, insanların farklılıklarının bastırılmak istenmesi, resmen yazamaması için insanlık dışı engellemelere maruz bırakılmasının anlatıldığı bu oyun beni çok etkiledi.

c3rgje1waaaog72

Bir kitap okuyormuş gibi tüm detayların düşünüldüğü, kostümlerin, müziğin, eşyaların üzerinde de büyük emek verildiği, çok önemsenmeyen bu tür detayların izleyiciyi oyunun içine almak için nasıl da önemli olduğunu bir kere daha gözler önüne seriyor bu oyun.

Kendinizi düşünün yapmaktan çok zevk aldığınız, tutkunu olduğunuz bir özeliğiniz??Çoğumuz böyle bir özelliği olup olmadığını bile bilmez. Ya bu özelliğinizi bulmuşsanız, ve bu tutkunuz aslında öyle çok da normal kabul edilmeyen hatta sakıncalı birşeyse!!! Ne yaparsınız vazmıgeçersiniz? Yoksa tüm yasaklanmalara rağmen ısrarla devam mı edersiniz?

maxresdefault

Bu oyunda kendisinin yazma yeteneğini keşfetmiş, bu tutkusunu durduramayan, ne olursa olsun tekrarlamak isteyen fakat bu tutkusu sapkınlık olarak kabul edilen bir adamın akıl hastanesinde geçen hikayesine şahit olacaksınız, o kadar ki yazamasın diye tüy kalemlerine, kağıtlarına el konulunca hikayelerini kanıyla çarşaflara yazacak kadar tutkulu bir edebiyatçının sarsıcı hayatına bakacaksınız.

Bir Delinin Hatıra Defteri

Tek kişilik oyunlar daha zordur ve ustalık gerektirir. Eğer ki rolün hakkını veren bir oyuncuyu izliyorsanız sahnede iliklerinize kadar sanatla dolarsınız.

bir-delinin-hatira-defteri-gogol.png

Bir Delinin Hatıra Defteri, Rus yazar Gogol’un en güzel kısa hikayelerinden birisidir.Hikaye, git gide akli dengesini kaybeden bir devlet memurunun, baskıcı ülke yönetimine kafa tutması, müdürünün kızına aşık olması ve en son kendini İspanya Kralı sanmasıyla sona ermektedir.

10.-kibris-tiyatro-festivali-devam-ediyor-2012-09-25_m

Aslında konu değil hikayenin anlatılış biçimi sizi etkiliyor. Bir an kendinizi Popriçin’in hikayesinin içinde buluyorsunuz.Bir insanın gerçekle hayali nasıl karıştırdığını, sistemin bozukluğu karşısında belki de yapılması gereken en doğru şeyin delirmek olduğunu ve tüm bunlara rağmen aşkın her durumda sığınılacak bir liman bir kaçış olduğunu harika bir oyunculukla size hissettiriyor, Erdal Beşikçioğlu.

Bu oyun bir kaç farklı oyuncu tarafından sahnelenmekte biz tercihimizi Erdal Beşikçioğlundan yana yaptık, iyi ki de öyle yapmışız.

Salona girdiğimizde sahnede bir  vinçe benzeyen bir alet ve tepesinde uzanmış yatan bir adam sizi karşılıyor. Tüm oyun bu aletin üzerinde geçiyor, biraz boynunuz tutulabilir biraz da yüreğiniz ağzınıza gelebilir Erdal Bey vincin üzerinde dans ederken ama emin olun sahnede gerçekten aklını yitirmiş bir sistem kurbanını izliyorsunuz, o dönemlere vincin tepesindeki bir adam gözünden bakıyorsunuz ve düşünüyorsunuz …

timthumb

Behzat Ç, Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku gibi dizi ve filmlerden de tanıdığımız bir oyuncu Erdal Beşikçioğlu ve bu oyundaki rolüylede 2009,2010 ve 2013 yıllarında ödüller almış birisi.Seyirciye nasıl hitap edeceğini çok iyi bilen bir oyuncu. Zaman zaman oyuna sizi de dahil ediyor hatta kendisiyle gözgöze geldiğiniz birebir konuştuğunuz bile oluyor.

Oyun İstanbul’da Tatbikat Sahnesinde oynanıyor, ulaşım olarak  Beşiktaş Nispetiye Caddesinde bulunuyor fakat navigasyonla gitmek biraz zor çünkü yüksek binaların arkasında kalmış bir yer olduğu için tam konumunu bulamıyorsunuz. En azından biz yandex, google maps uygulamalarını aktif kullanan kişiler olarak sahneyi bulmakta zorlandık diyebilirim! (Neredeyse oyunu kaçırıyorduk )

bir-delinin-hatira-defteri-ankara.jpg

Oyun bittiğinde birazcık deli olmak hiç de fena değil aslında dedim. Çünkü hiç değilse kendi gerçeklerin var, gerçekten gerçek olmasalarda. Umudun var anlık olsalarda. Ve hayatın hiç de sıkıcı değil, canın ne isterse onu yapmakta özgürsün. Kalıpların yok seni yönlendiren, alabildiğine kendinsin, kendinlesin.

“Hayallerine sığmadılar diye ağaçlara küsme ve kaçma hayattan…öyle ki hayattan kaçtıkça hayatı da kaçırıyorsun… üzülmeyi bilmezsen, eğlenmeyi de öğrenemiyorsun.”

Ben şimdi buraya bir avuç cümle bırakayım, siz onları istediğiniz gibi okuyun…

Berbat bir zaman, berbat bir yer. Çatırdayan bir imparatorluğun son zamanları. Katı bir hiyerarşi, hantal bir bürokrasi, sancılı bir halk. Asker-sivil seçkinler, doğuştan ayrıcalıklı soylular ve üst düzey bürokratlar arasındaki karmaşık ilişkiler. Sınıfları kesin çizgilerle ve kalın duvarlarla birbirinden ayrılmış bir toplum. İnsanı küçülten, ezikleri daha da ezip yok eden, güçlüleri ise daha da yükseklere çıkarıp eteğine bir sürü asalağı, çıkarcıyı sülük gibi yapıştıran sistem. Sistem, sıradan insana, zenginler, soylular, ayrıcalıklılar gibi olmasını, onlar gibi yaşamasını öğütlemektedir. Ancak, rahat yaşayabilmek için yollar yaratmakla ilgilenmez. Sınıf atlama şehvetini kamçılar ama bu şehveti doyurmayı sağlayacak çareler bulmaktan kaçınır. “Zengin olmalısınız!”… “Zengin olmalısınız!”… Her gün bunu söyler sistem… Ama zengin olmanızı sağlayacak yeni işler yaratmak ona göre değildir. “Sınıf atlamak için çok çalışmalısınız ama çok çalışınca çok kazanacağınızı garanti edemeyiz!”… (Cem Emüler)

 

 

 

 

 

 

 

 

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

İçinde İstanbul geçen hele ki Beyoğlu olan filmlere özel bir ilgimin olduğu doğrudur.

Oyuncunun üzerinde salaş bir kıyafet, mevsimlerden yaz, balkon kapısı aralık ve  hafif esen rüzgarda perdeler uçuşur.Baş rol oyuncumuzsa sanatçı,ressam, yazar ya da o da bilmiyor ne iş yaptığını. Ama duyarlı, duygusal ve geçmişinde onu acıtan bir hikayesi var.

Öyle dünyayı kurtaracak bir konusu yok bu filmlerin ama bir yerlerde yaşanıyor oluşu mudur beni etkileyen nedir bilinmez seviyorum bu tarz filmleri. Aslında hikayesi İlhami Algör’ün kaleminden çıkan filmle aynı isimdeki kitaptan alıntı.

Erdal Beşikçioğlu‘ nun Sezin Akbaşoğulları ile birlikte başrollerini oynadıkları bu filmin yönetmeni ise Çiğdem Vitrinel.

Bu ikiliyi Behzat Ç. dizisinde de izlemiştik.Fakat Erdal Beşikçioğlu oradaki karakterin tam tersi bir kişilikle karşımıza çıkıyor.Gerçekten birbirine bu kadar zıt iki karakteri izleyiciye hiç yadırgatmadan sunmak gerçekten ustalık ister. Arif rolündeki Erdal Beşikçioğlu bunu başarmış.

Kitapların kapak resmi, filmlerin ise isimleri benim için hep önemli olmuştur. Bu sebeple alıp bitiremediğim kitaplarım, yarıda bıraktığım filmler çoktur.Bu filmde sosyal medyada duyduğum andan itibaren isminden dolayı aklımın bir köşesine izlemeliyim diye not ettiklerimden oldu.

Filmde beğendiğim karakter, Arif’den çok Müzeyyen oldu diyebilirim. Yaptığını onayladığımı söylemiyorum fakat çizdiği güçlü kadın karakterini izlemek beni mutlu  etti. Kendi ayakları üzerinde duran, özgür, ne isterse onu yapan, sınırları olmayan bir kadın Müzeyyen.Babaannesi tarafından büyütülmüş olması belki de onu kendime yakın hissetmeme neden oldu kim bilir!

Fakat-Muzeyyen-Bu-Derin-Bir-Tutku-173011

Filmin son sahnesi bence en güzeli, belki bu sahne gerçekte yani filmde yaşanmadı da Arif’in hayal dünyasında yaşandı, Müzeyyen’i görse bu kadar cesur ve kararlı davranmayacağından adı gibi emin olan Arif, her şeyi kafasında kurdu ya da gerçekten yaşandı bilemiyorum ama ayakları yere basmayan, dünya kendi etrafında dönüyor sanan Müzeyyen için tabuların yıkıldığı bir andı.

Öyle sakin bir film izlemek, kafa dağıtmak isterseniz sizi çok yormayan, izlerken sıkılmayacağınız bir film.

Bi göz atın derim.