Huzursuzluk-‘Ben Bir İnsandım’

Yazarı: Ömer Zülfü Livaneli

Başrol Karakteri: Gazeteci İbrahim, Mardinli Hüseyin, Ezidi kızı Meleknaz

Tarihten Bir Alıntı: “Şu küçücük dünyada herkes incitilmiş, isimsiz, herkes yanlış yerde.”(Fernando Pessoa)

Okurken Size Eşlik Etmesi Gereken Müzik: Can Bonomo’dan ‘YAN’

Sayfa Sayısı: 154

Harese nedir, bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar.

Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.

Sanatçı, toplumun kanayan yaralarını bulup gözler önüne seren, herkesin yaşayıp bildiği ama adını koymadığı, dile getirmediği gerçekleri bize anlatandır, toplumun aynasıdır yani.

Zülfü Livaneli benim gözümde ülke olarak sahip olduğumuz milli mirasımızdır. Onu daha çok ekranlara çıkarmalıyız, o anlatmalı anlattıkça bizler aydınlanmalı, gözlerimiz açılmalı, kabuğumuzu değiştirmeliyiz.Ama malesef ülkemizde bu tür değerler hep kaybedilince anlaşılıyor Yaşar Kemal gibi.

 

Beni alıp tekrar karnına soksan bile koruyamazsın anne!” (Sayfa:17)

Orta Doğu’da, yanı başımızda süregelen adı konmamış katliamın varlığından hepimiz hatta tüm dünya haberdar.Mezopotamya gibi bir kültür mirasının olduğu topraklarda bugünlerde kan, gözyaşı ve feryatlar hakim. Olayın siyasi boyutuna girmeyeceğim, tüm dünya siyasileri bu konuda yeterince konuşuyorlar zaten!!!!Ben olayın insani boyutuna özellikle dikkat çekmek istiyorum. Huzursuzluk kitabında işlenen konu da bu zaten, o yörede yaşanan binlerce, sizi derinden sarsacak hikayelerden sadece birisi.

“..biz, bu ülkenin okuryazarları, boşluğa düşen bir trapezci gibiydik. Doğu askısını bırakmış, Batı askısını da yakalayamadan aşağı düşmüştük.” (Sayfa:65)

Kitap, Zülfü Livaneli’den uzun süredir beklediğimiz SERENAD esintisinde olup, yine de bir SERENAD değil.. Ama bu kitabın güzel olmadığıyla değil, SERENAD’ın mükemmelliğiyle ilgili.

154 sayfa ve elinize alıp hikayenin içerisinde girdiğinizde asla bırakamayacağınız yalınlık ve akıcılıkla ilerliyor, ki ben kitabı bir günde okudum. Yazarımız kitabı öyle sade bir dille yazmış ki ne söylenmesi gerekiyorsa sadece onu söylemiş ve bu sadelikde kitabı daha bir etkili ve akıcı kılmış, sanırım bu ancak usta bir yazarın yapabileceği bir yetenektir diye düşünüyorum.

Aslen Mardinli olan ünlü gazeteci İbrahim’in bir gün haberlerde gördüğü Amerika’da vahşice öldürülmüş çocukluk arkadaşı Hüseyin’in hikayesinin peşine düşmesiyle başlıyor herşey.

Hüseyin’in nişanlısını uğruna terk ettiği, mülteci kampında karşılaştığı, IŞİD tarafından esir alınmış, insanlık dışı muamelelere maruz kalmış, defalarca tecavüze uğramış, bu tecavüzden gözleri görmeyen bir kız çocuğu sahibi olmuş Meliknaz’a duyduğu aşkın şahidi olmuş İbrahim.

“Her insanın içinde iyi ve kötü, yan yana durur. Hangisini beslersen o galip gelir.” (Sayfa:85)

Derken hikaye Yezidilerin inandıkları Melek Tavus’a, Kara Kitaplarına ve katı inançalarına geliyor.Hem islamiyette hem de hristyanlıkda ezidi birisyle evlenmenin yasaklanmış olduğundan bahsediliyor.

 

Hüseyin’in gözleri görmeyen bir kız çocuğuyla mülteci kampında tanıştığı Meleknaz ile evlenmek istemesiyle başlayan tehditlerin önce Mardin’de sonrasında Amerika’da uğradığı saldırıları okurken gerçekten insanların nasıl insanlıktan çıktıklarına, din adı altında birbirlerine ne işkenceler yaptıklarına hayret ediyorsunuz.

Hikayede beni en çok etkileyen şeyse 90. sayfadan itibaren Zilan’ın anlattığı kızkardeşi Nergis’in hikayesi oldu. insanoğlu insanlık sınırlarını daha ne kadar zorlar diye sordum kaç kere kendi kendime.

 

“Belki de her şeyini yitiren bir insanın son sığınağı insan onurudur, elinde kalan tek şey budur, diye düşünüyorum.” (Sayfa:143)

Ve hikayeyi bize anlatan İbrahim. Mardin’e gidip bu olaylara şahitlik ettikten sonra İstanbul’da bıraktığı hayatı ona ne kadar anlamsız ve boş gelmeye başlar, adeta bu hikayeye kendini kaptırmış, hiç görmediği sadece duyduğu Meleknaz’a karşı karışık duygular beslemeye başlamıştır. Kendini Hüseyin’in yerine koymaya çalışmakta olduğunu fark edip bunun nasıl mümkün olabileceğine hayret etmektedir. İçinde büyük bir HUZURSUZLUK vardır.

Kısacası sevda ile acının içiçe geçtiği bir ortadoğu gerçeğiyle başbaşasınız…

Konstantiniyye Oteli

Yazarı: Zülfü Livaneli

Başrol Karakteri: İstanbul (Konstaniyye)

Tarihten Bir Alıntı: “Eğer dünya bir bir memleket olsaydı, başkenti muhakkak Konstantiniyye olurdu.” (Napolyon)

Okurken Size Eşlik Etmesi Gereken Müzik: Pachabel Canon in D

 

Milyonlarca tutku, milyonlarca dert, milyonlarca geçim sıkıntısı, milyonlarca dua, milyonlarca sevda, milyonlarca korku, milyonlarca özlem. Duraklar, otobüsler,metrolar, metrobüsler tıklım tıklım dolu. İlk duraklarından binmeyenler, bazen saatler süren bu yolu sallana sallana ayakta geçirmek zorundalar. Üstelik hiçbir yere tutunamadan, birbirlerine yaslanarak, her yöne savrularak…

 

Zülfü Livaneli‘nin Konstantiniyye Oteli adlı eserini yeni bitirmişken, sıcağı sıcağına düşüncelerimi aktarmak istedim.

Öyleyse söz bende;

İlk söyleyeceğim şey, okuması çok yorucu bir kitap olduğu.Son satırlarını da okuyup kitabı bitirdiğimde zihnim karma karışıktı.Kesinlikle diğer kitaplarından hem konu hem de hikayeyi anlatış biçimi olarak farklıydı. Bu iyi bir eleştiri mi yoksa kötü mü ben hala çıkamadım işin içinden.

(Ama haksızlık da etmek istemem usta yazara. Sanırım ben SERENAD‘dan sonra kolay kolay başka bir kitabını beğenemeyeceğim. Bu Konstantiniyye Oteli’nin kötü olmasından ziyade SERENAD’ın harika olmasından kaynaklı tahminimce.)

Kitabın konusundan bahsedecek olursam eğer;

Kitap ilk başta ülkenin önde gelen zengin iş adamlarından Ergün Bey’in yönetici asistanlığını yapan Zehra’nın hayatını anlatıyor gibi gelse de aslında anlatılan, geçmişten bugüne Konstantiniyye’nin yani İstanbul’un hikayesi. Konstantiniyye’den İstanbul’a yakılan bir ağıt aslında.

Zehra’nın organizasyonunu yaptığı büyük Konstantiniyye Otelinin açılışına katılan, sanat dünyasından, iş dünyasına, büyükelçilerden, medya patronlarına pek çok ünlü ve zengin diye tanımlayabileceğimiz misafirlerden, otel çalışanlarına kadar herkes yaklaşık 300 kişi bu kitabın konusunu oluşturuyor.

Kitabın sevmediğim yönü, hemen hemen herkes için kitapta bir bölüm oluşturulduğu için konu çok dallanıp budaklanıyor, karakterler, olaylar havada uçuşuyor.

Ama yine kitabın sonlarına yaklaştıkça yazarın ne yapmak istediğini daha iyi anlayıp, hak da veriyorum kendisine. Hikayede, görevli otel çalışanları ve geceye davet edilen misafirler dahil tüm Türkiye var. Biz varız. Bir derleme yapmış aslında yazar. Birbirini aldatan eşler, alkolün de etkisiyle son model arabalarıyla işten dönen fabrika işçisine arabayla çarpıp öldüren çocuklarını temize çıkarmak için mal varlığını ortaya koyan zenginler aileler, yeni bir dizi teklifi alırım umuduyla etrafa gülücükler saçan manken oyuncular, ailesini doğuda patlamada kaybedip İstanbul’a çalışmaya gelmiş garsonlar, ileride IŞID’e katılacak olan mutfak çalışanı, bir tecavüz sonucu dünyaya gelmiş, hapishanede büyümüş Garip… yani hergün haberlerde okuduğunuz olayların çoğunu bu kitapta bir karakter üzerinden okuyorsunuz.

Enteresan bir İstanbul hatta Türkiye sentezi. Bence farklı bir yaklaşım. Dedim ya güzel ama dağınık bir hikaye.  Aralarda kaybolabiliyorsunuz.

Türkiye’de önemli insanlar değersizdir, Değerliler ise önemsiz.

Diriler kadar ölüler de konuşturuluyor hikayede.Osmanlı var, Bizans var, edebiyat var, siyaset var, din var, botoks var, Gezi Olayları var, Recep İvedik var ve daha neler neler var.

Aslında karakterler özenli seçilmiş ve her biri bir olguyu, olayı temsil ediyor. Her hikayede göndermeler de var aslında. Bence çok zekice düşünülmüş zor bir eser.

İnsanların kısacık ömrü, hikayeler olmadan neye yarar? Bizi onlar koruyor, her şeye derinliğini ve anlamını hikaye veriyor. Hikayesiz kalmış insanlara çok acıyorum.

Kitabın bir bölümünde, kendi edebiyat sanatçılarını es geçip, Avrupa’ya merak salan genç yazar Emre’ye yani bizlere (!) Zülfü Livaneli kendi değerlerimizi isim isim hatırlatıyor. Onları okuyun ama kendi topraklarınızın sanatçılarını da okuyun işte o zaman olayları daha iyi kavrayacaksınız diyor. Kim onlar;

  • Memleket Hikayeleri – Refik Halid Karay,
  • Fahim Bey ve Biz – Abdülhak Şinasi Hisar,
  • Çingeneler – Osman Cemal Kaygılı,
  • Medarı Maişet Motoru – Sait Faik,
  • Deli – Refik Halid,
  • Kurtlar – Peride Celal,
  • Anayurt Oteli – Yusuf Atılgan,
  • Çakırcalı Efe – Yaşar Kemal,
  • Odalarda – Erdal Öz,
  • Lüzumsuz Adam – Sait Faik vb.

Yazar bir röportajda aslında 700 sayfalık bir eseri 480 sayfaya kadar indirdim diyor. 3 yıl sürmüş bu eseri yazması. Hikayenin bir bölümünde yeni çıkan kitabı “Orta Zekalılar Cenneti” bile geçiyor.

Usta yazar ,bir kere daha konusu, olayların kurgusu, katmanlı hikayesi ile kalemini konuşturmuş.Bize ülke olarak kafamızın ne kadar karışık olduğunu göstermiş. Bizi yazmış, anlatmış.

Emeğine, yüreğine sağlık Zülfü Abi.